Makalelerim

İ Ç İ N D E K İ L E R

( 1 ) EV İŞLERİNDE ERKEK KADINA YARDIMCI OLMALIDIR.

( 2 ) RUSLARLA YAPILAN 93 SAVAŞI VE PLEVNE MÜDAFAASI

( 3 ) ANADOLU ADI NEREDEN GELMEKTEDİR?

( 4 ) İMAM-HATİP LİSELERİNİN TOPLUMDAKİ YERİ

( 5 ) HAZRETİ ALİ’NİN ŞEHİT EDİLMESİ VE İSLAMDA İLK ANARŞİSTLER

( 6 ) SOMUNCU BABA

( 7 ) NASRETTİN HOCA

( 8 ) İBN-İ SİNA

( 9 ) İSLAMİYET DÜNYA HAYATINI DÜZENLEYEN BİR DİNDİR

( 10 )KAKMACILIK SANATI

( 11 ) KADINLARIN ÖZEL HALLERİNDE ORUÇ TUTMASI

( 12 ) ORUÇ’UN RUH VE BEDEN SAĞLIĞINA FAYDALARI

( 13 ) HAT SANATI

( 14 ) KADINLARIN OKUMASI

( 15 )TARİHTE TÜRKLERİN KAYNAĞI

( 16 )CENNET VAAT EDEN HÜKÜMDAR YA DA HAŞHAŞİLER

( 17 ) LALE DEVRİ

( 18  ) KEREM İLE ASLI

( 19 ) İLİM ÖĞRENMEK

( 20 ) NÜFUS PLANLAMASI

( 21 ) KURAN-I KERİM’İN ÖZELLİKLERİ

( 22 ) YEHOVA ŞAHİTLERİ

( 23 ) DİN FONKSİYONUNUN TOPLUMA ETKİLERİ

…VE DİĞER YAZILAR (içindekiler bölümü düzenlemesi devam edecek)

****************************************************************************************************************************************************************************

*****( 1 ) EV İŞLERİNDE ERKEK KADINA YARDIMCI OLMALIDIR.

Evlenmek ve yuva kurmak her bayan ve erkek için en tabii ve medeni bir görevdir.

Cenabı Allah tarafından Nahl suresinin 72′inci ayetinde:

“Allah size kendinizden eşler var eder.Eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder. Size temiz şeylerden rızık verir.Öyleyse bâtıla inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?” buyuruyor.

Kütüb-ü Sitte’de bulunan bir Hadis-i Şerifte de Peygamberimiz:

“Ey gençler topluluğu. Sizden evlenmeye gücü yetenler evleniversin. Çünkü o gözü daha bir koruyucu iffeti daha bir muhafaza edicidir.” buyurmaktadır.

Müslüman-Türk milletinin yaşayışında ailenin yeri ve önemi çok büyüktür.

Toplumumuzun bütün insanları aile denilen kutsal çatının altında milli ve ahlaki değerleri benimseyip mutlu bir hayat yaşamanın gayreti içinde olmalıdır.

Televizyonda sergilenen “KAKILMIŞ” tiplemesine bakıp evlenmekten korkmanıza gerek yoktur.

Bu tiplemeyi ortaya koyan yazar, yönetmen ve oyuncular öyle sanıyorum ki; “böyle olun” mesajını vermek değil, “böyle olmayın” mesajını vermek istemişlerdir.

Aksini düşünmek insanlıkta ve İslamlıkla bağdaşmaz.

Müslümanlıkta ahlaki temeller üzerine kurulmuş bir ailede; mutluluk, dirlik-düzenlik, karşılıklı sevgi-saygı vardır.

Fethü-l Barî isimli arapça eserde belirtildiğine göre;Evin her türlü ihtiyacı erkek tarafından karşılanmalıdır.

Bununla birlikte kadının kocasına hizmet etme zorunluluğu da vardır.

Bunlar karşılıklı sevgi-saygı esasına dayalı olmalıdır.

Kadınlarımız; “Kadınlar ev işlerini yapmaya mecbur değildir.”diyerek nasıl bir kenara çekilemezse erkeklerimiz de hem ev işlerini hem de evin dışındaki işleri kadınlara bırakamaz.

Hayatın müşterek olduğu unutulmamalıdır.

Kadın erkeğin hizmetçisi değil,onun hayat arkadaşıdır.

Erkek zaman-zaman ev işlerinde eşine de yardımcı olmalıdır.

Erkek ona yardımcı olurken kadınlar da adeta bir ibadet niyetiyle kocasına yardımcı olmalıdır.

Peygamberimiz ev işlerinde eşine daima yardıma olmuştur.

Hoşça kalınız.

***********************************************************************************************************************************

*****( 2 ) RUSLARLA YAPILAN 93 SAVAŞI VE PLEVNE MÜDAFAASI

Osmanlı Devleti ile Ruslar arasında yapılan savaşlar pek çoktur.

Plevne müdafaası sırasında Ruslarla yapılan savaşa Doksanüç Savaşı denilmektedir.

Bu savaşta Türklerin karşısında sadece Ruslar değil, aynı zamanda Romanya, Sırbistan ve Karabağ prenslikleri de bulunmaktadır.

Savaşın sebebi; Rusya’nın Akdeniz’e inmek için İstanbul’u ele geçirmek istemesidir.

Rus Çarı,1877′de Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştır.

Dört cepheden Türkler’e saldırmışlardır.

En kalabalık düşman ikiyüz doksanaltı bin kişilik Tuna Cephesi’dir.

Rusların süvari birlikleri Barbuşi köprüsünü ele geçirmişler, Osmanlı filosunun hareketsiz kalması için Tuna’ya da mayınlar döşemişlerdir.

Rusların üstün kuvvetlerine karşı Türkler bu cephede büyük kahramanlıklar göstermişlerdir.

Fakat yapılan şiddetli Rus saldırısı karşısında Müşir Ahmet Paşa Erzurum kalesine çekilmiş ve Kars, Ruslar tarafından ele geçirilmiştir.

Müşir Osman Paşa da, Vidin komutanıyken,Plevne’ye gelmiş ve Plevne’de Rus saldırılarını püskürtmüştür.

Ruslar, Plevne’ye ikinci defa hücum etmişler ve yapılan süngü savaşında yine başarılı olamamışlardır.

Romen kuvvetleriyle birleşerek, şehri tamamen kuşatan Ruslar, defalarca saldırmalarına rağmen, Plevne’yi alamamışlardır.

Plevne Savunması olarak tarihe geçen bu kahramanlığa rağmen Plevne, Ruslar tarafından yine de işgal edilmiştir.

Ancak Osman Paşa bir avuç Türk askeriyle birlikte Rus ordusunu yararak, bir huruç hareketi gerçekleştirmiştir.

Osmanlı Devleti’nce gazilik unvanı verilen Osman Paşa, tutsak olunca Rus Çarı ona gerekli saygıyı göstermiş ve kılıcını iade etmiştir.

93 Savaşı 9 ay 7 gün sürmüştür.

Kars ve Edirne illeri başta olmak üzere, 237. 298 kilometrekarelik toprak kaybedilmiş ve savaş tazminatı ödemek zorunda kalınmıştır.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

*****( 3 ) ANADOLU ADI NEREDEN GELMEKTEDİR?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul’dan bir okuyucumdan mesaj şeklinde bir mail aldım.

Mail’de sorulan soruyu ve kendilerine verdiğim cevabımı sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Soru şuydu:

*** ” Önceki cevaplarınızın birinde Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile ilgili olarak bir okuyucunuza verdiğiniz cevap çok doyurucu idi.

Anamurunsesi web sitesindeki köşenizi de yıllardır okuyoruz.

Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasıyla ilgili cevabınızı okurken Anadolu adının nereden geldiğini düşünmeye başladım.

Bize Anadolu adının nereden geldiğini köşenizde anlatır mısınız? ” ***

Yaklaşık 1 sayfalık mail’inizdeki 4 adet sorudan 2′incisini önemine binaen önce cevaplandırmaya çalışacağım.

Diğer sorularınızı ilerki günlerde cevaplandırmaya çalışacağım.

Sorunun cevabına şöyle vermiştim:

*** ” Anadolu adının nereden geldiği ile ilgili belgeleri araştırdığımız zaman karşımıza şu türlü bilgiler çıkıyor:

Eskiçağ tarihlerinde “Küçük Asya” olarak adlandırılan Anadolu adı onuncu asra kadar devam etmiştir.

Helenistik çağda Anadolu’ya “Anadolos” denmiştir.

Osmanlılar döneminde Anadolu toprakları “Diyar-ı Rum”, “Memalik’i Rum”gibi adlarla anılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman İmparatorluğun topraklarını “Rumeli” ve “Anadolu”olmak üzere, iki eyalete ayırmıştı.

Osmanlılar döneminde Anadolu eyaletinin ilk merkezi Ankara daha sonra Kütahya olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Asya kesimindeki Türk topraklarının hepsine “Anadolu” adı verilmişti.

Anadolu’muzun Türklere ait bir yurt olduğunu ilk defa haçlı yazarlar belirtmişlerdir.

Anadolu’ya “Türkia” demişlerdi.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu, Doğu ve Batı uygarlığı arasında bir köprü olmuştur.

Anadolu adının nereden geldiği ile ilgili bir radyo programında canlı yayında anlattıklarımı sizinle de paylaşmak istiyorum:

Bir savaş dönüşü Türk askerlerine ayran ikram eden bir Türk anası askerlerin elinde bulunan ayran tasına ayran doldurmaktadır.

O kadar çok ayran ikram edilmiştir ki, kahraman Türk askerleri ellerindeki ayran tası dolu olduğu için, “dolu ana…” “Ana…dolu…” demeye başlamışlardır.

Askerlerin sözü süratlenince “Ana dolu”; “Anadolu” şeklinde anlaşılmış ve böylece Anadolu adı doğmuştur. ” ****

İşte verdiğim cevap buydu.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

*****( 4 ) İMAM-HATİP LİSELERİNİN TOPLUMDAKİ YERİ

Son günlerde eğitim öğretim alanındaki çalışmalar gerçekten İmam Hatip Liselerini gündeme taşımıştır.

28 Şubat Postmodern darbesiyle alınan 8 yıllık kesintisiz eğitim İmam Hatip Liselerinin orta kısmını kapatmakla bu okullara büyük darbe vurmuş,okula gidenlerin oranı yüzde yetmişlerden yüzde otuzlara düşmüştü.

Şu anda alınan 4+4+4 diye bilinen eğitim sistemiyle kesintisiz eğitim kesintili ve zorunlu 12 yıla çıkarılmış ve İmam Hatip Liselerinin önü açılmıştır.

İmam Hatip Liseleri bundan yaklaşık 57 yıl önce açılmış, 2011-2012 öğretim yılında 55′inci mezunlarını verecektir.

İmam Hatip Lisesi mezunları : Bir taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı kadrolarında çeşitli hizmetler yaparken diğer taraftan tıp, hukuk, iktisat, mühendislik, işletme, idarecilik ve öğretmenlik gibi mesleklere yönelmiş, içinde bulundukları diğer meslek sahipleriyle uyum içinde örnek hizmetler sergileyen örnek bir kuruluşumuzdur.

İmam-Hatip Liseleri; Ülkemizin ihtiyaç duyduğu aydın din adamı yetiştirmek amacıyla kurulmuş bir meslek lisesidir.

Açıldığı günden buyana geçen zaman içerisinde okuma imkanından mahrum bulunan on binlerce genç insanımıza okuma imkanı sağlamıştır.

Bugün İmam Hatip Lisesi mezunu gençler devletin çeşitli ve en üst kademelerinde üstün bir görev anlayışı ile hizmet vermektedir.

İmam Hatip Liseleri milletin bağrından çıkan müesseseler olduğu için devlet-millet bütünleşmesinin en güzel örneğidir.

Bu okullar; öğrencilerini bir taraftan yüksek öğrenime hazırlarken, diğer taraftan Diyanet İşleri Başkanlığının personel ihtiyacını karşılayacak özelliklere sahip yeni yeni elemanlar yetiştirmektedir.

Milli Eğitim Temel Kanununda, 32. maddede belirtildiği gibi:

“İmam Hatip Liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur’an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile ilgili elemanları yetiştirmek üzere milli eğitim bakanlığınca açılan orta öğretim sistemi içinde hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır.”

Bugün İmam Hatip Lisesi mezunları bir yandan Diyanet işleri Başkanlığı kadrolarına müracaat ederken diğer yandan diğer lise ve dengi okul mezunlarında olduğu gibi ÖSYM sistemi içinde Yüksek öğretim kurumlarına başvurabiliyorlar.

Mezunlarının istihdam alanı konusunda imam Hatip Liseleri şanslı bir kuruluştur.

Bu gün Türkiye’de yaklaşık 70 bine yakın cami bulunmaktadır. Camilerdeki görevli sayısı da 70 bin civarındadır.

En az 70 bin dolayında müezzin – kayyum veya büyük camilerde çift görevliye de ihtiyaç duyulduğu düşünülürse Diyanet İşleri Başkanlığında toplam 40 bine yakın cami görevlisine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bir de bu teşkilatta çalışan Kur’an Kursu Öğreticisi, Memur, Daktilografi gibi kimselerin de İmam Hatip Lisesi mezunu olması şartının getirildiği düşünülürse, 2012′li yıllarda en az iki yüz bin İmam Hatip Lisesi mezununa ihtiyaç vardır.

Yılda 20 bine yakın mezun veren bu okulların öğrencileri ÖSYM’ ye girmeseler bile yine de yeni kadrolar ihdas edildiği takdirde diyanetin ihtiyacını karşılayamayacaktır.

Oysa bu okul mezunlarının mesleğe yönelme oranı yüzde elli civarındadır. Geri kalan yüzde elli civarındakiler de başka branş ve mesleklere kaymaktadır.

Bu okullar sadece Diyanet İşleri Başkanlığına eleman yetiştiren okullar değildir. Bu okullardan mezun olanlar bütün meslek kuruluşlarında görev yapmaktadır.

Bazı kimselerin İmam Hatip Liseleri aleyhine büyük bir kampanya açmış olduklarını söylüyor ve bunun sebeplerini soruyorsunuz.

Yakın zamanlara kadar ve hatta bugünlerde İmam Hatip Liseleri aleyhinde bulunan bazı zümreler vardır.

Bu kesimlerden bir kısmı imam Hatip Liselerinde ehliyetli din adamlarının yetişmeyeceği endişesindedirler.

Onlara göre devletin gözetim ve denetiminde olan mevcut müfredat programına göre yoğun kültür dersleri arasında meslek derslerine ağırlık verilemez ve bu okullardan üstün derecede Mihrap adamı yetişemez.

Bu kesimin diğer bir kısmı da bunun tam zıddını düşünüyorlar.

Bunlara göre:

Arapça, Kur’an, Fıkıh, Hadis, Kelam gibi derslerin yanında kültür dersleri yönünden emsal liseler düzeyinde bilgili öğrenci yetişemez.

Bu kimseler İmam Hatip Liselerinin birer gericilik yuvası olduğunu iddia ediyorlar ve bu müesselerden kafası aydın, genç idealistlerin yetişemeyeceğini savunuyorlar.

Bugün her iki iddianın da geçersiz olduğu görülmektedir.

Çünkü: Kısa zamanda okulların meslek ve kültür dersleri takviye edildi. Mesleki çalışmalara ağırlık verildi. İstenen hedeflere ulaşıldı.Kültürel yönden emsal liseleri geride bırakacak şekilde başarılı oldu.

İmam Hatip Liselerinin gerçek aydın ve dinamik gençleri kültür ve mesleki bilgileriyle artık kendilerini kabul ettirmişlerdir.

Okullar arası; fikir ve spor müsabakalarında kazandıkları muvaffakıyetler, müfettiş raporlarıyla tespit edilmiş başarı oranlarıyla bu gençler, memleketin en aranan elamanları olmaya hak kazanmışlardır.

Bu gün imam Hatip Lisesi mezunu Başbakan,Müftü, avukat, mühendis, kaymakam, öğretmen, belediye başkanı, asistan, doktor,milletvekili,bakan… sayısı az değildir.

İmam Hatip Lisesi mezunları dünyanın, memleketin her köşesinde büyük bir fedakarlık ve yurtseverlikle görevlerini yapmaktadırlar.

Bunlar henüz filizlenme çağındaki çalışmalardır.

Görünen odur ki bir gün bu gençler her sahada memleketin mukadderatını ellerine alacaklar ve diğer lise ve meslek lisesi mezunlarıyla omuz-omuza gönül birliği içinde memleketin kalkınmasında söz sahibi olacaklardır.

Din adamı olarak bilinen kimseler arasında da İmam Hatip Liseleri aleyhine bulunanlar görülmektedir.

Bu konudaki endişe ve üzüntülere katılıyoruz.

Dışarıdan gelen hücumlara “evet” ama, içeriden yükselen en küçük bir saldırı örneği, bu memleketin yaşadığı çorak ve kurak devirleri bilen insanlar için ümit kırıcı oluyor ve bu davaya en küçük sempatisi olan herkesi kahrediyor.

Esasen bunlar geçici rüzgarlardır. Normal karşılanmalı ve fazla alevlendirilmemelidir.

Din adamları bölünmez bir bütündür.

Tehlikeli rüzgarların bu kadar kuvvetli ve çok yönlü olduğu bir devirde teferruattaki küçük görüş ayrılıklarının önemsenmemesi lazımdır. İlahiyat fakülteleri, İmam Hatip Liseleri, Kur’an Kursları gaye birliği içinde büyük bir gönül huzuru ile milletin kendilerine yüklediği görevleri en iyi şekilde yapmaktadırlar ve tam bir birlik ve beraberlik içindedirler.

Güçlü kalmak birlik olmakla mümkündür.

Hoşça kalınız.

****************************************************************************************************************************************************

*****( 5 ) HAZRETİ ALİ’NİN ŞEHİT EDİLMESİ VE İSLAMDA İLK ANARŞİSTLER

Son günlerde Hz.Ali ve Ehl-i Beyt ile ilgili 10′larca mail aldım.

10′larca mail’de 10′larca soru…

Mail’lere ÖZEL olarak cevaplar yazdım.

Genel anlamda diyorum ki; Hz. Ali’yi sevmeyen hiçbir Müslüman yoktur.

Hz. Ali’yi sevmek Alevilikse bu anlamda hepimiz Alevi’yiz.

Mail’lerde bahsedilen toplantılarda  alınan kararlara hepimiz rahatça imza atabiliriz.

Artık ülkemizde Alevilik-Sünnilik diye bir ayırım yoktur,olmamalıdır.

Çünkü Allah’ımızı Allah bilen, Kur’an-ı Kerimi kitap bilen, Hz. Muhammed’i peygamber kabul eden ve Hz. Ali’yi seven insanlarımıza gerçek Müslüman diyebiliriz.

Bu anlamdaki görüş sahibi olanlara Müslümanlıktan başka bir isim vermek, İslam düşmanlığından başka bir şey değildir.

Alevi bir vatandaşımızın sorusunun cevabına gelince:

Gerçekten İslam tarihinde ilk ANARŞİST’ler HARİCİ’lerdir.

Hariciler; Sıffin muharebesinde hakem tayinine razı olup taraflar anlaşmayı kabul ettikleri için Hz. Ali’nin ordusundan ayrılarak “Hâkim ancak Allah’tır. Hz. Ali iki hakemin hükmüne uyarak halifeliği Hz. Muaviye’ye bırakmakta büyük günah işledi” diyen ve kendileri gibi düşünmeyen Ashabı Kiram ile diğer Müslümanları kâfir bilen kimselerin bulunduğu sapık mezheptir.

Bunlara Hz. Ali’nin şehit edilmesindeki rolü nedeniyle “İslam’da ilk anarşistler” demiştik.

Hz. Ali maalesef eceliyle vefat etmemiş, şehit edilmiştir.

Hariciler; İslam aleminde meydana gelen karışıklıklardan Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr’i sorumlu tutmuşlar ve onları öldürme planı yapmışlardır.

Bu iş için üç fedai seçmişler ve Ramazanın 27.günü her üçünü de öldürme kararı almışlardır.

Hz. Ali’yi öldürecek olan Harici’nin adı: Abdurrahman ibni Mülcem’dir.

Kocası ve kardeşi öldürülmüş Harici bir kadına aşık olan Mülcem’e kadın;

“Hz. Ali’yi öldürürse kendisiyle evleneceğini” söylemiş ve suikastçının kararı iyice kesinleşmiştir.

İbni Mülcem suikast için yanına iki de yardımcı bulmuş, ve Ramazan’ın 27. gecesi sabaha karşı Hz. Ali’yi mescide gideceği yolda beklemeye başlamıştı.

Hz-Ali, her zaman olduğu gibi sabaha karşı,sabah namazı için mescide gitmek üzere evinden çıkmıştır.

Önünde müezzin, arkasında oğlu Hasan vardır.

Tam suikastçının önünden geçerken ANARŞİST harici İbni Mülcem zehirli kılıçla Hz. Ali efendimizin başına vurup onu yaralamıştı.

Anarşist İbni Mülcem yakalanmış ve Yaralı Aslan’ın huzuruna getirilmişti.

Allah’ın Aslanı unvanına sahip olan Hz. Ali, bu işi niçin yaptığını sorunca ibni Mülcem;

“Ben bu kılıcı kırk gün biledim. Onunla insanların en kötüsünün ve en zararlısının öldürülmesini Allah’tan diledim” demişti.

Hz. Ali de:

“Görüyorum ki sen o kılıçla öldürüleceksin. Ve biliyorum ki sen bu halkın en zararlısısın” demiş ve yanındakilere dönerek, “Ben ölürsem,kısas olarak bunu öldürün. Müminlerin emiri öldürüldü,diye Müslümanlar’ın kanlarına girmeyiniz. Benim için ancak beni öldüren öldürülür.” vasiyetinde bulunmuştu.

Hz. Hasan ile sohbet ettikten sonra Kelime-i Tevhid getirerek vefat etmişti.

Hz. Muaviye aldığı bir yara ile kurtulmuş ve Hz. Amr da hasta olduğu için yerine bir vekil gönderdiğinden, yanlışlıkla vekil şehit edilmişti.

İşte İslam’da ilk anarşist ve Hz. Ali Efendimizin şehit edilmesi…

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

*****( 6 ) SOMUNCU BABA

Somuncu Baba lakabıyla tanınan Hamid-i Aksarayî, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yetişen evliya ve alimlerin büyüklerindendir.

7349 yılında Kayseri’de doğmuştur. Babasının adı Şemseddin Musa’dır.

Tefsir, fıkıh ve tasavvufta devrinin en ünlü alimlerindendir.

İlk tahsilini babasından almıştır. Sonra Şam’a giderek “Hankâh-ı Bâyezidîyye”de İlim öğrenmiştir.

Bayezid-i Bestami’den feyz almıştır. Ayrıca o dönemin en ünlü alimlerinden Tasavvuf ilmi öğrendi.

Hocasından icazet (diploma) aldıktan sonra İslamiyet’i öğretmek için Kayseri’ye döndü. Pek çok alim yetiştirdi.

Bunlardan biri de Hacı Bayram-ı Veli’dir.

Kayseri’de pek çok öğrenci yetiştirdikten sonra Anadolu’ya gelerek Bursa’ya yerleşti.

Bilinmeyen bir sebeple ilmini gizledi.

Bursa’da bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirip onunla ekmekleri pişirirdi.

Ekmek küfesini sırtına alarak: “Somun! Mü’minler somun…” diyerek ekmek satardı.

Halk bu fırıncıya, “Somuncu Baba” lakabını takmıştı.

Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı.

Bir gün fırında ekmek pişirirken yanına Padişah Yıldırım Bayezid’in damadı Emir Sultan geldi.

Somuncu Baba ile sohbet ederken onun büyük bir veli-alim olduğunu anladı.

Yıldırım Bayezid, Bursa Ulu Camii’ni yaptırırken, inşaatta çalışan işçilerin bütün ekmek ihtiyacını Somuncu Baba karşıladı.

Cami bitiminde Padişah, ilk hutbenin Emir Sultan tarafından okunmasını istemişken, Emir Sultan’ın Somuncu Baba’yı padişaha tanıtmasından sonra, kendisine ilk hutbeyi okuma görevi verilmişti.

Hutbede yaptığı konuşma ile halk tarafından büyük bir alim olduğu anlaşıldı.

O dönemin ünlü alimlerinden Molla Fenârî ve Emir Sultan kendisinden ders almaya başlamıştı.

Durumunun anlaşılması üzerine Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a geldi.

Burada ömrünün sonuna kadar İslamiyet’i yaymak, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara bildirmek için uğraştı.

Artık Somuncu Baba’ya, Hâmid-i Aksarayî denmeye başlandı.

Hacı Bayram-ı Veli ile Hacc’a gitti.

Dönüşlerinde Hacı Bayram-ı Veli’yi kendisine vekil tayin etti

Somuncu Baba lakabıyla anılan Hamid-i Aksarayî; 1412 senesinde vefat etmiştir.

Cenaze namazını Hacı Bayram-ı Veli kıldırdı.

Türbesi Aksaray kabristanının ortasındadır.

Aksaray eşrafından Şahin Beşer’in gayretleriyle 1980 yılında türbesi yeniden tamir edilerek bugünkü haline getirilmiştir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

*****( 7 ) NASRETTİN HOCA

Nasreddin Hoca Sivrihisar’a yakın Harto köyünde 1208 yılında doğmuştur.

nasrettin-hoca-www.anamurunsesi.comBabası köyünün imamıdır.

Nasreddin Hoca babasının ölümünden sonra Harto’da imamlık yapmıştır.

Bu görev kısa sürmüş ve 1237 yılında Akşehir’e yerleşerek ünlü Mutasavvuf Seyyid Mahmut Hayrani’ye intisap etmiş ve 1284′de Akşehir’de vefat etmiştir.

Türbesi Akşehir’dedir.

Sorunuzda bahsettiğiniz şekliyle her yıl 5-10 Temmuz tarihleri arasında Nasreddin Hoca şenlikleri yapılmakta ve bu şenliklerde Akşehir gölüne “yoğurt çalınmakta” dır.

Nasreddin Hoca’nın yaşamadığı, hayali bir kahraman olduğu iddiaları da vardır.

Nasreddin Hoca’nın yaşamış olması onun hayali bir kahraman gibi gönüllerde yaşamasına da engel değildir.

Nasreddin Hoca’nın fıkraları yediden yetmişe her Türk insanı tarafından sevilmekte ve bu fıkralar Nasreddin Hoca ile halkımızın ortak verimidir.

Nasıl Eski Yunanlıların Ezopos’u, Almanların Eulenspiege’i, İranlıların Nasuriddin Tüsi’si, Arapların Cuha’bı, Bulgarların Hitar Petar’ı varsa bizim de Nasreddin Hoca’mız vardır.

Nasreddin Hoca herhangi bir güç durumdan kurtulmak için yalana, açgözlülüğe, küçük hesaplara baş vurmadan her yaptığını sağduyuya, ahlak esaslarına dayandırır.
Türk insanı Nasreddin Hoca’ya filozofluk, ermişlik payesi vermiştir.

Batı edebiyatında O,”hayatın manasını mizahla yorumlayan bir hikmet eri”olarak tanımlanır.

Onun güldürücü fıkralarının amacı insanlığa ders vermek veya bir düzensizliği göz önüne sermektir.

Nasreddin Hoca becerikli, çalışkan ve haraketlidir. Odun keser, hayvan yükler, buğdayı değirmene götürür, eşeğiyle pazara taşınır, alışveriş yapar, imamlık yapar, kadılık yapar, davetlerde hazır bulunur, düğünlerde, üzüntüde, sevinçte o vardır.

Kanunlara saygılıdır, yıkıcı değil yapıcıdır. Sabırlı ve hoş görülüdür.

Fıkralarında Müslümanlığın tüm özelliklerini yansıtır.

Zengin bir kişilik görüntüsü yoktur.

Çapkınlığa, ahlaksızlığa, iffetsizliğe yönelik fıkraları yoktur.

Fıkralarındaki sonuç; ahlak, adet ve terbiyeye zıtlık göstermez.

O, hayali bir kahraman değil, Türklüğün büyük mizah sembolüdür.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

*****( 8 ) İBN-İ SİNA

İbn-i Sina; Büyük Türk-İslam filozofu ve ünlü tıp bilginidir.

980 yılında Buhara’da doğmuştur. Babası Sarayda kâtip olarak çalışan okumuş bir kişidir.

İlk tahsilini babasından yapmıştır.

Devrinin tanınmış bilginlerinden özel dersler almıştır.

Tahsil hayatı boyunca; İslam ilimlerinden Sarf – Nahiv – Fıkıh okumuştur.

Yine Geometri – Mantık – Tıp – Tabiiye – Felsefe ve Metafizik öğrenimi görmüştür.

10 yaşında Kuran-ı Kerîm’i ezberlemiştir.

I5 yaşında devrinin bütün bilimlerinde en yüksek çizgiye ulaşmıştır.

Bu emsalsiz çalışma gücü, enerjisi ve ilmi ihtirası sebebiyle yaşadığı bölgenin en ünlü sarayının zengin kütüphanesi kendisine açılmıştır.

Bu zengin kütüphanenin bütün kitaplarını ezberlercesine okumuştur.

20 yaşında Harezm’e gitmiş, orada ünlü bilgin Biruni ile tanışmıştır.

Oradan Horasan ve Curcuna geçmiş, Cürcan’da kendisine ikamet edebileceği ve ilmi çalışmalarını sürdürebileceği bir ev tahsis edilmiştir.

Ünlü tıp kitabı “Kanun Fi’t-Tıb’’ adlı kitabını burada yazmıştır.

Bütün İlkçağ düşünürlerini incelemiştir.

İbni Sina tıp, fizik, astronomi, felsefe, kelam, musiki ve diğer sahalarda 100’den fazla eser yazmıştır.

“Eş-Şifa” ve “Kanun fit-Tıp”, en tanınmış eserleridir.

İbn-i Sina aralıksız 600 yıl boyunca doğu ve batıda tıbba hâkimiyetini sürdürmüştür.

Eserleri Asya ve Avrupa üniversitelerinde tek kitap, yegâne kaynak olarak okutulmuştur.

Eserleri Latince, İbrani’ce ve diğer dillere çevrilmiş; yüzlerce defa mükerrer baskıları yapılmıştır.

Bitkilerden elde ettiği bazı ilaçlar ve bazı teşhisleri, tıp sahasında bugün de geçerlidir.

İbn-i Sina; Ortaçağ’da Avrupalı düşünürleri de derinden etkilemiştir.

Avrupa’da ‘’Avicenne’’ diye tanınan İbn-i Sina, İslam âleminin en büyük bilgini olarak tanınmıştır.

“El Hikmet ve’t-Tabiiyat” adlı fizik ve biyoloji eserinden ayrı olarak, tasavvuf ve musiki üzerine de eserler yazmış ve ayrıca psikolojinin kurucusu olarak anılmıştır.

İbni Sina’ya göre ilimler 3’e ayrılmaktadır.

Her bir bölümün kendine göre özellikleri vardır. Bu özellikleri kitaplarında uzun uzun izah etmektedir.

 İbn-i Sina; Peygamberlere filozoflardan daha çok değer vermiştir.

İbn-i Sina’ya göre Peygamberler; Yaptıkları işler vasıtasıyla tefekkürü: İman vasıtasıyla aklı tamamlarlar.

Böylece Yunan felsefesini İslam Kelamına yaklaştırmaya gayret etmiştir.

Hekimlikte, riyaziye-fizik ve felsefede çığır açan İbn-i Sina, tarihin en büyük bilginlerinden biri olmuştur.

İnsanlık tarihinde hiç bir deha, O’nun dehasının genişliği, kavradığı alanın akla hayret veren büyüklüğü ile kıyas olunamaz.

Müslüman-Türk tarihinin tıp alanında ve diğer ilimlerde yetiştirdiği bu ünlü bilgin, 1037 yılında Hemedan’da vefat etmiş ve orada defnedilmiştir.

Gönül ister ki yapılan televizyon programlarında Tıp’la ilgili konuşmalar yapılırken bu büyük Türk hekimi ve ünlü bilgin İbn-i Sina genç nesillere daha geniş bir şekilde tanıtılsın.

Ve yine gönül ister ki lise ve dengi okullarımızda, Üniversite’lerimizde Türk büyükleri öğrencilerimize daha detaylı bir şekilde anlatılsın.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 9 ) İSLAMİYET DÜNYA HAYATINI DÜZENLEYEN BİR DİNDİR

Müslümanlık, ahretle ilgili bilgiler verdiği gibi dünya hayatının düzenlenmesiyle ilgili emirler de vermektedir.

İslam’da nasıl namaz, oruç, hac, zekat gibi ameli hükümlerden; Allah, melekler, kitaplar, Peygamberler, Ahret, kaza- kader gibi itikadı hükümlerden ve doğruluk, cömertlik gibi ahlaki hükümlerden bahsediliyorsa , aynen onun gibi dünya hayatı ile ilgili olarak insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden, devlet ile vatandaşlar arasındaki hukuki durumlardan, ekonomi, tıp, iktisat alanında yapılması gereken çalışmalardan bahseden hükümler vardır.

Kur’an-ı Kerim ’de;

70’ e yakın Ayet-i Kerime’de aile hayatından, eşler arasındaki ilişkilerden, akrabalar arasındaki bağlardan bahsedilir.

Alış-veriş, ortaklık, icar, borç alıp vermek gibi mali ve hukuki işlerle ilgili ayet sayısı yine 70’ i bulmaktadır.

İnsanların işlediği suçlar ve bu suçlara verilecek cezalarla ilgili ayet sayısı, 30 civarındadır.

Şahitlik yapma, yemin etme gibi muhakemat hükümleriyle ilgili 13 ayet bulunmaktadır.

Devletle vatandaşlar arasındaki ilişkiler, İktidar ile fertler arasındaki bağlar, toplumların ve fertlerin yapması gereken kurallarla ilgili ayet sayısı 1O ’ dur.

İslam devletleriyle Müslüman olmayan devletler arasındaki devletler hukukunu konu alan ayet sayısı, 25 civarındadır.

Bir ülkenin kalkınması için alınması gereken ekonomik tedbirler ile ilgili ayet sayısı ise, 10 civarındadır.

Dünya hayati ile ilgili ayetler sadece yukarda belirtilenlerden ibaret de değildir.

Kur’an-ı Kerim’de daha pek çok ayet dünya hayatından bahsetmektedir.

Sevgili Peygamberimizin de dünya hayatı ile ilgili pek çok Hadis-i Şerifleri bulunmaktadır.

Ticaretle, ziraatla, savaşla, iktisadi durumlarla ilgili yüzlerce Hadis örneği vardır.

Bu nedenle: Müslümanlığın sadece ahretle ilgili ve dünya hayatını düzenlemeyen bir din olduğunu söylemek uygun değildir.

Müslümanlığın sadece ahiret dini olduğunu söylediğimiz takdirde, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdeki yüzlerce ayet ve hadisi inkar etmiş oluruz.

İslâm dini ahiret dini olduğu gibi,aynı zamanda dünya dinidir.

Bunu inkar etmek ayet ve hadisleri inkar etmek anlamına gelir.

Bu ise akıl ve mantık ölçülerine uygun düşmez.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 10 )KAKMACILIK SANATI

Osmanlılar döneminde büyük camilerin ahşap yapılarındaki oymalar gerçekten Kakmacılık sanatının en güzel örnekleridir.

Kakmacılık Müslüman sanatçılar tarafından geliştirilen bir sanat şeklidir.

Eski Mısır, Yunanistan, Bizans bu kakmacılık sanatının ilk örneklerinin görüldüğü ülkelerdir, uygarlıklardır.

M.Ö. 2000 yıllarında Mısır’da, Firavun Tutankamon’un mezarında bulunan tahta eşyalar üzerinde görülen fildişi ve altın kakmalar bilinen en eski örneklerdir.

Rönesans dönemini incelediğimiz zaman bu dönemde İtalya’da kakmacılık sanatının çok üstün bir düzeye ulaştığı görülür. Doğu’da kakmacılığın geliştiği merkezlerin en önemlilerinden biri İstanbul olmuştur.

Avrupa’da kakmacılık mobilya ağırlıklı iken Osmanlılarda ev eşyaları üzerine uygulanmaya başlanmıştır.

Bazı Osmanlı padişahlarının bu süsleme sanatıyla yakinen ilgilendikleri de bilinen bir durumdur.

İslam sanatı olarak da camilerin mihrap, minber ve vaaz kürsülerinde kendini göstermektedir. Kakmacılık; tahta, taş, maden, mermer gibi maddelerin bazı yerlerinin ovularak içine aynı cinsten veya daha kıymetli maddelerden parçalar kakma yöntemiyle gerçekleştirilen süsleme sanatıdır.

Kakmacılık Osmanlılardan da önce, İslamiyet’in ortaya çıkışından da önce ortaya çıkan en eski sanatlardan biridir.

Ağaç, taş, maden, gümüş, pirinç, kılıç, tüfek, kama üzerine oymalar vapılarak değerli taşlar, metaller, sedef, fildişi gibi malzemeler içine oturtulduktan sonra yüzey düzeltilerek kakma işi tamamlanmış olur.

Kullanılan malzemeye göre kakma işi de özel bir isim alırdı.

En çok sedef, fildişi, abanoz kullanılmıştı.

Sedef kakmacılığı Osmanlıların kullandığı en yaygın kakma biçimidir.

 Bu işi yapan kakmacılara sedefkari diye adlandırılmıştı.

Gümüş ve pirinç eşya üzerine kakma altın yada gümüş tellerle yapılmıştı.

Kitap kapakları, silahlar, ayakkabılar, fincan zarflarına yapılan kakmaların yanında mimari alanda da kakmacılık gelişmiştir.

Mimar Sinan bu sanata çok önem vermiştir.

Günümüzde kakmacılıkta yeni yöntemler uygulanmaya başlamıştır.

Dekupaj makinaları, yapay recine plakaları, formika bu sanatta kullanılmaktadır.

Hoşça kalınız.

  Selatin Camileri    Osmanlı sultanlarının ve eşlerinin yaptırdığı camilere denir. selatin sultan sözcüğünün çoğuludur. sultanların yaptırdığı özel camilerdir. Birden çok minaresi olması ve tüm gün kapılarının açık olması gibi özelliklere sahiptir.

Hünkâr mahfili vardır. Birden fazla minareye sahiptirler. Büyük camilerdir. 24 saat açık olmalıdırlar. Klasik dönemde , savaşlardan edinilen ganimetle bütçelendirilmişlerdir. Sefere gitmeyen padişahın selatin camii inşa ettirmemesi gerekir.(Sultan 1.Ahmet bu geleneğe uymayıp Sultanahmet Camii’ni inşa ettirmiştir.)

En önemli Selatin camiler:

    Süleymaniye Camii, Selimiye Camii, Sultanahmet Camii, Şehzade Camii, Nuruosmaniye Camii, Fatih Camii, Eyüp Camii, Yeni Cami, Beyazıt Camii.

    Klasik dönemde selatin camilerin inşaa masrafları savaş ganimetlerinden karşılanırdı, döneminde herhangi bir galibiyeti omayan sultanlar selatin cami inşa etmekten hicab ederdi.

    Bu durumun en güzel örneği 3. murat’tır kendi döneminde büyük bir zafere nail olamayan 3. murat İstanbul yerine, şehzadelik yıllarını geçitdiği manisa’da bir şehzade camii inşa ettirmiştir.

    Ancak bu gelenek zaman içinde yozlaşmıştır bu durumun en önde gelen örneklerinden biri Sultan Ahmet camiidir, camii Sultan 1. Ahmet tarafından herhangi ciddi bir zafer kazanılmamış olmasına rağmen inşa ettirilmiştir.

    Osmanlı içinde oldukça karışıktır bir dönem içerisinde bulunulmasına ve pekçok kentte isyanlar çıkmasına rağmen Ayasofya’nın tam karşısına bir nevi minareyi kılıfına uydurarak celali isyanlarının bastırılmasını kutlamak amacıyla yapıldığı ileri sürülerek inşa edilmiştir.

    On sekizinci yuzyilla birlikte bu gelenek ortadan kalkmış, ve selatin camiler herhangi bir zafer ya da ganimet ihtiyacı duyulmadan inşa ettirilmiştir…

Kaynak:
www.tr.wikipedia.org

********************************************************************************************************************************

***( 11 ) KADINLARIN ÖZEL HALLERİNDE ORUÇ TUTMASI

Ay hali dediğimiz özel hallerinde kadınların oruç tutması uygun değildir.Zira ay hali oruç tutmaya manidir.

Bu halde iken tutulan oruç sahih olmaz. Ay hali hayız kanının görülmesiyle olmadıkça ay hali vuku bulmadığından tutulan oruç sahihtir.

Ancak hayız kanı ve vücutta biriken zararlı maddeler dışarı atıldığından vücudun sıhhati bakımından ay halini önlemek için ilaç ve hap kullanması tavsiye edilmez.

Cenab-ı Allah ay halini kadınların zararına olacak şekilde yaratmamıştır.

Ay hali ile ilgili kısaca bilgi vermemiz gerekirse şöyle özetlenebilir:

Ergenliğe adım atan her genç kızda yumurtalıklar dişi üreme hücresi imal etmeye başlar.

Yumurtalıkta salgılanan bir hormon vasıtasıyla aybaşı kanamaları ortaya çıkar.

Aybaşı kanı pis bir kan değildir.

Normal vücut kanından farklı bir sıvıdır.

Yumurtalıklar yumurta yapmaya başlayınca yumurta kanalına olgun bir dişi üreme hücresi bırakırken rahim iç duvarındaki kırmızı kan damarlarına hormon salgıları kana karışan hormonlar kan damarlarını genişletir.

Genişleyen damarlar bolca kan alırlar. Kanlanan damarlarıyla rahim iç zarı kızıl bir sünger görünümü kazanır.

Yumurta kanalına inen olgun yumurta bir erkek spermi ile karışıp döllenmez ise, rahim iç zarı çözülerek yıkılır.

Bu arada yumurta eriyerek özelliğini kaybeder.

Çözülüp dağılan süngerimsi rahim iç zarı içerisindeki kanla birlikte rahimden dışarı çıkır.

Aybaşı dediğimiz kan oldukça karmaşık bir yapıya sahip olan bu sıvıdır.

Bu kanın rahimden dışarıya çıkmasını önlemek için ilaç ve hap kullanılarak oruç tutulması uygun değildir.

En uygunu Ramazanda Aybaşı sebebiyle tutulmayan oruçların daha sonra kaza edilmesidir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 12 ) ORUÇ’UN RUH VE BEDEN SAĞLIĞINA FAYDALARI

Oruç semavi ve beşeri dinlerde ortak bir ibadettir.

Eski Hint dinlerinde belli gün ve bayramlarda oruç tutulduğu bilinmededir.

Brahmanizm’de her ayın 11 ve 12. günlerinde oruç tutulmuştur. Bu dinde oruç konusunda katı hükümler getirilmiş, hasta ve yaşlılar bile oruç tutmaya zorlanmıştır.

Eski Çin dinlerinde Oruç sağlığı koruduğu ve ölümü geciktirdiği için önemli sayılmıştır.

Eski İran dinlerinde oruç bir perhiz ve riyazat vesilesi olarak vardır.

Eski Mısır Dinlerinde dinî bayram günlerinde oruç tutulmuştur.

Yahudiler değişik gün ve şekillerde oruç tutmuşlardır. Bela anında, Allah’ın kendilerine azap edeceklerine inandıklarında oruç tutmuşlardır.

Hıristiyanlıkta oruç genellikle dünya nimetlerinden perhiz olarak tutmuştur.

İslamiyet’te Oruç; 2. hicret yılında farz kılınmıştır.

Cenabı Allah bir Ayeti Kerimede şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler. Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye, belli günlerde oruç tutmak size de farz lalındı. Hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tatar. Oruca dayanamayanlar bir düşkünü doyuracak kadar fidye verirler. Kim isteyerek ve gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendi lehinedir. Oruç tutmanız, bilesiniz sizin için ne kadar hayırlıdır”

İslamiyet’te tutulması farz olan oruç dışında vacip, sünnet, müstehap ve mendup olan oruçlar da vardır.

Oruç Allah’ın rızasını kazanmak için tutulur.

Ancak; Orucun insanın beden ve ruh sağlığına, cemiyetin huzuruna yönelik önemli hikmet ve sonuçları da vardır.

Orucun sadece Allah rızası için tutulması, diğer bazı ibadetlerden farklı olarak riya ve gösterişe müsait bulunmaması, yemek, içmek ve nefsi isteklerden fedakarlığı ifade etmesi sebebiyle İslâm’da Oruç ibadetine müstesna bir yer verilmiştir.

İnsanın yaratılışına ve ihtiyaçlarına uygun bir ibadet olmuştur.

Oruçta sayısız faydalar vardır.

Oruç Allah’ın emrettiği farz bir ibadettir.

İnsana ve cemiyete sağladığı faydalar için değil, Allah emrettiği için tutulur.

Oruç insanın beden ve ruh sağlığına ve toplum hayatına sayısız faydalar sağlar.

Her şeyden önce: Orucun ruh sağlığı üzerinde faydası vardır.

Oruç; müminin ruh terbiyesi, sabır idmanıdır.

İnsanların günlük alışkanlıklarını terk edip nefsi isteklerine karşı sabır göstermesi, bir irade terbiyesidir.

Sabır ve irade : Nefis, vicdan, akıl sahibi insanın başarısının şartıdır.

Bütün ilmi buluşlar, iradeli bir sabrın sonucudur.

İlimde, sanatta, ticarette, siyasette, günlük çalışmalarımızda ve çevre ile münasebetlerimizde sabır başarıya atılacak ilk adımdır.

Üzüntülere tahammül, nefsi isteklere mukavemet, ferdi ve içtimai hayatta aranan medeni davranışlardır.

Oruç insanın ruh hayatında önemli bir sabır egzersizi, vazgeçilmez bir irade terbiyesidir.

Orucun vücut sağlığı üzerinde de sonsuz faydaları vardır.

Oruç; Doğan, gelişen, yaşlanan insan organizması için bir dinlenmedir.

Yorulan her canlı organizmanın dinlenme ihtiyacı, bir yaratılış kaidesidir.

Orucun fiziki sağlığa faydası midenin dinlendirilmesinden ibaret değildir.

Bu ibadetin sinir sistemi, deveran sistemi, hazım sistemi, kanın yenilenmesi gibi hayati önem taşıyan sistemler üzerindeki etkileri modern tıbbın kabul ettiği müspet sonuçlardır.

Ramazan ayı boyunca dinlenen, temizlenen yenilenen bir çok organları adeta revizyondan geçirilen vücut makinesinin yılın diğer aylarında daha diri, dinç ve verimli çalışacağı artık kabul edilmektedir.

Orucun Sosyal Hayat üzerinde de faydalan vardır.

Toplum hayatı bir dengeyi ifade eder.

Cemiyet içerisinde servet farklılıkları, daima bu dengeyi bozan bir unsur olmuştur.

İslamiyet bu dengeyi sağlamak için bir yandan zekat, sadaka, vakıf müesseselerini öngörürken diğer yönden sabır, kanaat ve kadere rıza ahlakını emretmiştir.

Meşru mazeretleri sebebiyle oruç tutamayanlar için konulan Kefaret, Ramazan ayında yerine getirilmesi daha ecirli olan mali ibadetler ve fitre, orucun sosyal bünyedeki eşitliği sağlamaya yönelik hikmetleridir.

Açlığı tatmayan acın halini bilemez.

Oruç İnsana bir taraftan bu tecrübeyi kazandırırken diğer taraftan mali ibadetlerle zengin kimsenin yardımına muhtaç kimseye el uzatmasını sağlar.

Böylece zengin-fakir yaklaşması; Servet ve İş barışı sağlar.

İnsanlar arasında servet gururu ve fakirlik kıskançlığı bulunmamasının sebebi budur.

Orucun diğer faydası kötülüklere karşı siper oluşudur.

Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse hem oruç tutar, hem yalan söyler, yalan ve benzeri kötülükler İle amel etmeye devam ederse, oruç tutuyorum zannederek boşuna aç susuz kalmasın…”

Başka bir Hadiste:

“Sizden biriniz oruçlu bulunduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin…” buyruluyor.

Bir başka hadiste de:

“Oruç kötülüklere kalkandır” buyrulmaktadır.

Orucun ruh ve beden sağlığımız ve içtimai-sosyal hayatımız üzerindeki faydaları sadece bunlardan ibaret de değildir.

Oruçta fert ve cemiyetin sıhhatine, huzuruna yönelik daha pek çok sayısız faydalar vardır.

Oruç; insanın yaratılışına ve ihtiyaçlarına uygun en güzel bir ibadet şeklidir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 13 ) HAT SANATI

Hat sanatı güzel yazı yazma sanatıdır.

İslam sanatı olarak önce doğu ülkelerinde benimsenen bir sanat koludur.

Kur’an-ı Kerim’in kitap haline getirilmesinden sonra pek çok sanatkâr, Hat sanatı ile ilgilenmiştir.

Osmanlı Devleti’nde yetişen hat sanatkârlarından en başta geleni, Amasyalı Şeyh Hamdullah’tır.

Şeyh Hamdullah’ın ortaya koyduğu Divani, Celi Divani, Siyakat gibi yazı türleri beşyüz yıl süreyle kendinden sonra gelenlere örnek olmuştur.

Şeyh Hamdullah bin kadar En’am ve dua kitabı ile 47 adet elyazması Kur’an yazmıştır.

Süleymaniye Camii’nin yazılarını işleyen, ayrıca Hırka-i Saadet için büyük boy Kur’an-ı Kerim yazan Ahmet Karahisari isimli hattat da Şeyh Hamdullah ile aynı dönemde yaşamıştır.

Şeyh Hamdullah’tan 150 yıl sonra yaşayan Hafız Osman’ın açtığı Hat Sanatı ile ilgili okul, tüm Müslüman ülkelerde ün yapmıştır .

Padişah tuğralarını yapan ünlü hattat Mustafa da büyük bir hattattır.

Mahmut Celaleddin, Yesarizade Mustafa İzzet, Sami Bey gibi büyük hattatlar, güzel süslemeler yapmışlardır.

Hattın en küçük örneğine hürde (küçük), gubari (toz kadar küçük yazı) veya hafi (gizli) adı verilir.

Hürde yazı ile yazılan eserler çok azdır.

Fatiha Sûresini pirinç tanesi üzerine yazan hattatlar vardır.

Osmanlılarda hattatlık belli kurallara göre yapılmaktaydı.

Hat öğrenmeye mahalle mektebinde başlanır, çocukların kabiliyetleri rika, sülüs, nesih gibi çeşitli yazılar yazdırılarak geliştirilirdi.

Öğrencileri yetiştiren hattatların izni olmadan yetişen hiçbir öğrenci eserinin altına imza atamazdı.

Bu izne İcazetname denirdi.

Bir öğrencinin icazetname alabilmesi İçin camide icazet merasimi yapılırdı.

Bu merasimde yeni hattatın yazısı, hat üstatlarından meydana gelen bir hat jürisine sunulurdu.

Bu hattatlardan bazıları, asıl hocanın izin yazısının yanında kendilerine ayrılan yerde, ayrı ayrı bu icazeti onaylarlar ve yeni meslektaşlarını tebrik ettiklerini bildirirlerdi.

Bunlara Arapça yazı yazdırırlardı. Buna “icazet tasdiki” denirdi.

31 Mayıs 1914’de hattat yetiştirmek amacıyla Medreset’ül -Hattatin adında bir okul açılmış ve medreselerin kapatılmasıyla Hattat Mektebi adıyla faaliyet gösteren bu kuruluş, 1928 yılında yeni harflerin kabulü ile birlikte öğretimine son vermiştir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 14 ) KADINLARIN OKUMASI

Seçim çalışmaları sırasında gerçekten tüm partilerin kadın haklarıyla ilgili,kız çocuklarının okutulmasıyla ilgili, üniversitede okuyan kız öğrencilerin başörtülü olarak derslere girebilecekleriyle ilgili çok yönlü konuşmalar yapıldı.

Peygamber Efendimiz;

“İlim öğrenmek, kadın erkek herkese farzdır.” buyurmak suretiyle kadınlarla erkeklerin ilim öğrenme konusunda eşit hakka sahip olduklarını vurgulamıştır.

Cenab-ı Allah Ahzab suresinin 34’üncü ayetinde;

“Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini, ilim ve hikmeti tefekkür edin, bunları diğer Müslümanlara öğretin” buyuruyor.

Burada hitap sadece erkeklere değildir.

Tefsir ilmiyle uğraşanların belirttiğine göre bu ayet-i kerime Peygamberimizin hanımlarının şahsında bütün Müslüman kadınlara söylenmiştir.

Dinimiz kadınları öğrenmeye teşvik etmiştir.

Kadın ve erkek eşit şekilde öğrenim hakkına sahiptir.

Kadınları öğrenim hakkından mahrum etmek Allah’ın ve Peygamberimizin emirlerini kavrayamamaktır.

Çocuğa ilk bilgileri veren annedir.

Çocuğun yetişmesinde annenin rolü, babanın rolünden daha çoktur.

Bir çocuğun terbiye edilebilmesi, eğitilebilmesi kültürlü, bilgili, görgülü, inançlı anne tarafından gerçekleşebilir.

Çocuk terbiyesini üstlenen annenin bu kültüre, bilgiye, inanç ve görgüye sahip olabilmesi için ilim sahibi olması lazımdır.

Dinimizin kadınlara ilim öğrenmeyi teşvik etmesi sonucu İslâm tarihinde çeşitli ilim dallarında meşhur olmuş pek çok kadın bilgin yetişmiştir.

Tefsir, fıkıh, hadis ilimlerinde onlarca kadın bilgin yüce İslam dinine hizmet etmiştir.

İslam sanatları konusunda da pek çok sanatkar yetişmiştir.

Hat sanatında, Tasavvuf, şiir, kıraat ilminde vaaz ve irşat konusunda İslam kadınları çok önemli görevler yapmışlardır.

İslamiyet ilmi her vesile ile teşvik etmiştir.

İlim öğrenme konusunda da kadın erkek ayrımı yapılmamıştır.

Çifte standart uygulayarak kızlarını okutmuyor diye Müslümanları rencide etmeye ve Üniversite kapılarında bekleyen başı kapalı kız öğrencileri derslere almamaya hiç kimsenin hakkı olmasa gerektir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

 ***( 15 )TARİHTE TÜRKLERİN KAYNAĞI

Son başarılarda olduğu gibi tarihte kazandığımız zaferlerimizi İslam’ın bize kazandırdığı imanımıza borçluyuz.

Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a kadar yaptığımız savaşların birincisi bize Anadolu’nun kapılarını açmış, sonuncusu ise Anadolu’yu toplu işgalden kurtarmıştır. Türk Milletinin kahramanlığı ile İslam’ın aktif emirleri birleşmiş ve zaferlerimiz ortaya çıkmıştır.

Batıdan, güneyden, kuzeyden saldıran işgalciler temizlenmeseydi Anadolu medeniyeti son bulacaktı. Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a kadar bütün başarılarımızda Anadolu bir odak noktası olmuştur.

Tuna boylarına, Viyana önlerine sefere çıkan Mehmetçiğin elbisesi Anadolu’da dokunmuş, atının üzengisi Anadolu’da dövülmüş, mehterinin kösü-davulu Anadolu’da örülmüş, inanç ve kültürü Anadolu’da işlenmiş, savaş taktikleri, plan ve programı Anadolu’da hazırlanmıştır.

Anadolu hep vermiştir.

Afrika’dan Avrupa içlerine, Kıbrıs’tan Pakistan’a,Hindistan’a,Libya’ya kadar asker vermiş, silah, cephane, yiyecek vermiş, hiç almamıştır.

Savaş sonrasında Anadolu’da yıkılmış yuvalar, öksüz çocuklar, dul kadınlar, bükük boyunlar kalmıştır.

Soruda belirtildiği gibi ülkeyi kalkındırmak için şu anda ekonomik ve iktisadi savaşımız vardır.

Artık zafer için sefere çıkma imkanı yoktur.

Yaşadığımız toprakları yeşertmek, Seyhan ve Ceyhanları, Fırat ve Muratları, kızıl ve yeşil ırmakları zapt etmek, toprağın derinliklerindeki kara altın rezervlerini ak altına dönüştürmek, cephede kazanılan sıcak savaşı cephe gerisinde ekonomik ve iktisadi zaferle tamamlamak tarihi borcumuzdur.

Tatlı göller ve akarsularımızla, Yunanlıların göz diktiği deniz ve adalarımızla dünyanın gıpta edilecek bir ülkesiyiz.

Topraklarımız içinde uzanan 11 bin kilometrelik nehir ve ırmaklarımızla, Karadeniz ve Akdeniz yamaçlarında yüzlerce çay ve derelerimizle, besin, dokuma, maden, selüloz, plastik ve kauçuk sanayinde atılım yapacak imkanlarımız vardır.

Türk Milleti olarak ülkeyi kalkındırmak için iktisadi ve ekonomik yönden bir yerlere gelindiği doğrudur.

Ancak gelinen yer, gelebileceğimiz yerin çok gerilerindedir.

İslam çalışmayı emrederken akarsularımız boşa akıyor.

Topraklarımız kuru. Şehir ve köylerimiz karanlık. Petrol ve madenlerimiz yeterince değerlendirilmiyor.

Denizlerimiz, dağlarımız, göllerimiz, coğrafyamız, tarihi ve stratejik yapımız, nüfus potansiyelimiz her türlü atılımı yapmaya müsaittir.

İslam’ın hamleci ruhu ile tarihte yaptığımız savaşlarımız hep zaferle sonuçlandığı gibi ülkemizi kalkındırmak için iktisadi ve ekonomik savaşımızı da Türklük ve Müslümanlık ruhu ile zaferle sonuçlandırmalıyız.

Milletimiz cephe gerisindeki bu medeniyet savaşını da kazanacak gayret ve inanç potansiyelinde sahiptir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 16 )CENNET VAAT EDEN HÜKÜMDAR YA DA HAŞHAŞİLER

İran’da kurulan Selçuklular Devleti içinde 1072-1092 tarihleri arasında Selçuklu hükümdarı olan Melik şah devrinde gerçekten böyle bir olay yaşanmıştır.

Tarihte buna “Haşhaşiler” de denilmektedir.

İslam aleminde meydana gelen karışıklardan faydalanmaya çalışan Yahudi’ler Müslümanlar arasında huzursuzluğu körükleyebilmek için Rafızilik adıyla uydurma görüşler ortaya atmışlar , Hz. Ali sevgisini istismar ederek yüzlerce İranlı’yı kandırmışlar ve kendilerine bağlamışlardır.

Rafızilerden İranlı biri olan Hasan Sabbah isimli bir kişi özel olarak yetiştirilmiş ve Rafıziliğin aşırı bir kolu olan Batıniliği yaymak için Kazvin taraflarındaki Alamut Kalesi’ne yerleşmiştir.

Hasan Sabbah, din bilgisi olmayan cahil kimseleri sahte cennet vadi ile kandırmış onlara bal ve çörek otuna karıştırdığı afyon vererek çiçek bahçelerinin bulunduğu bahçelerde yarı çıplak dolaştırdığı cariyeler arasında gezdirmiştir.

Ayrıca gezilen bu yerlerin cennet olduğu telkininde bulundurmuştur.

Yanına getirilen gençler ayılınca onlara cenneti nasıl bulduklarını sormuş, beyni uyuşan gençler Hasan Sabbah’ın adeta kölesi olmuştur.

Onun öl demesiyle ölmeye, vur demesiyle vurmaya başlayan bu taraftar topluluğu ile etrafa terör estirmeye başlamıştır.

Filmde görüldüğü şekliyle Melik şah; Hasan Sabbah’a elçiler gönderip onu tehdit ettiği zaman fedailerinin kendisine bağlılıklarını göstermek için bir emirle fedaisinin kendi kendini nasıl hançerleyip öldürdüğünü, bir diğerinin kendini kaleden nasıl attığını göstermiştir.

Yeraltı faaliyeti göstererek Selçukluları içten çökertmeye çalışan Hasan Sabbah’a karşı Melik şah ve veziri Nizamül-Mülk; Nizamiye medreselerini açmış, gençleri yetiştirerek bu tehlikeyi önlemeye çalışmıştır.

Kendisinden sonra gelen Selçuklu Sultanları bu çıbanbaşını yine ortadan kaldıramamışlardır.

Ancak Moğol Hükümdarı Hülagu, Alamut Kalesini yerle bir ederek Batınileri bu bölgeden uzaklaştırıp yok etmiştir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

Lale devriyle ilgili tarihçiler arasında çeşitli görüş ayrılıkları ve yorumlar vardır.
Lale devrini eğlence ve ahlaksızlığın hüküm sürdüğü bir devir olarak tanımlayanların yanında bu devri Rönesans olarak değerlendirenler de vardır.

Lale devrini tetkik ettiğimiz zaman padişah üçüncü Ahmet ile bu devri açan Damat İbrahim Paşanın genelde zevk ve eğlenceye düşkün olduklarını görmekteyiz.

Ancak bu devirde matbaa ülkemize sokulmuş, 1725’de İstanbul’da çivi imalathanesi kurulmuş, çuha ve kumaş fabrikaları açılmış.

Üçüncü Ahmet çeşmesi bu dönemde yapılmıştır.

Padişah Üçüncü Ahmet’in 1718 – 1730 yılları arasında 12 yıl devam eden devre lale devri denmektedir.

Bu dönemin sadece zevk ve eğlence ile geçtiğini söylemek doğru değildir.

Bu devirdeki fikir ve kültür hayatında önemli gelişmelerin varlığı da inkar edilemez.

AYNİ’nin “Ikd ül- cüman”, HONDMİR’in “Habib’üs- Siyer”, MEVLEVİ AHMET DEDE’nin “Cemi’ud-Düvel” isimli tarihi eserleri bu dönemde Türkçe’ye çevrilmiştir.

Her şeye rağmen Lale devrinin genel olarak zevk ve eğlence devri olduğunu dair tarihçiler arasında görüş birliği de vardır.

Her türlü kültürel faaliyetlere rağmen devlet adamlarının ağırlıklı olarak kendilerini zevk ve eğlenceye kaptırmaları bazı siyasi hatalar sebebiyle 1730 tarihinde kanlı bir isyan olayı ile Lale devri kapanmıştır.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

 

***( 18  ) KEREM İLE ASLI

Kerem ile Aslı, Orta Asya’dan Balkanlara kadar uzanan geniş bir alanda söylenen yaygın bir halk hikayesidir.

 Bu hikaye;Tasavvuf ve fantastik öğelerle zenginleştirilmiştir.

Hikayede insanın alın yazısının değiştirilemeyeceği görüşü hakimdir.

Hikaye ; On altıncı yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Türk folklorunun en lirik ve seçkin örneklerindendir.

Hikayeye göre: Kerem, İsfahan şahlarından birinin oğlu olan Ahmet Mirza’dır. Aslı ise,Hazine nazırı Ermeni kesişinin kızı olan Kara Sultan’dır.

Ahmet Mirza ile Kara Sultan’ın babaları aslında bu yuvanın kurulmasını istemektedir.

Ermeni Keşiş son anda kararından vaz geçer.

15 yaşına gelinceye kadar birbirini görmeyen gençler birbiriyle tanışınca Ahmet Mirza, Kara Sultan’a aşık olur.

Kızın babası bu evliliğe karşı çıkar.

Ahmet Mirza yemeden içmeden kesilir.

Hikaye bu ya; düşünde aşk şarabını içip hak aşığı olur. Uyanınca şiirler söylemeye başlar.

Kız’a Aslı, kendine de Kerem adını verirler.

Baba yine kız istemeye gider.

Din ayrılığı nedeniyle Keşiş kızını vermez ve Aslı’yı kaçırır.

Kerem yollara düşer. Elinde sazı köy-köy dolaşır. Sonunda Aslı’yı bulur.

Aslı Müslüman olur.

Kızın babası nihayet bu evliliğe razı olur.

Ancak yine hikaye bu ya kızına sihirli bir elbise giydirir. Gerdek gecesi bu elbiseyi çıkarmak isteyen Kerem, düğmeleri çözdükçe yeniden iliklenen elbiseyi Aslı’nın üzerinden çıkaramaz.

Tan yeri ağarırken Kerem, yürekten bir “ah” çeker ve bu ah ile ağzından çıkan alevle yanıp kül olur.

Hikayeye göre Aslı, Kerem’in küllerinin başında 40 gün bekler. Kırkıncı gün Kerem’in dağılan küllerini saçını süpürge yaparak toplarken Aslı da yanar. Külleri Keremin küllerine karışır.

Hikaye bu kadar…

19’uncu yüzyılda Kerem ile Aslı hikayeleri kitap haline getirilmeye başlanmıştır.

1386’da İstanbul’da basılan hikaye kitabı Türkiye’de basılan ilk hikaye kitabıdır.

Kerem ve Aslı’nın yaşadığı ağırlık kazanmaktadır. Hayatları ise halk hikayesi

olarak tiyatro, sinema, opera ve resimlere konu olmuştur.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

 ***( 19 ) İLİM ÖĞRENMEK

İlmin yüceliği, İlim öğrenmenin önemi hakkında pek çok Ayet-i Kerime ve yüzlerce Hadisi Şerif vardır.

Aile’de anne’nin apayrı bir görevi vardır.

Çocukların yetiştirilmesinde, çocukların öğreniminde annelerin büyük hissesi vardır.

Çocuğun eğitilmesinde görev alan annenin bilgili , kültürlü olması lazımdır.

Bunun gerçekleşebilmesi de annenin bilgi sahibi olması,ilim sahibi olmasına bağlıdır.

Daha önce belirttiğimiz gibi kadınlarla erkekler arasında öğrenim hakkı konusunda hiçbir ayrım yoktur.

Peygamber efendimiz bir Hadisi Şeriflerinde :

“ İlim öğrenmek kadın ve erkek herkese farzdır. ” buyurmuştur.

Dinimiz ilim öğrenme konusunda kadınlara verdiği görev nedeniyle tarihte pek çok Müslüman kadın ilim dalında meşhur olmuştur.

Hadis İlminde başta Peygamberimizin hanımı Hz. Ayşe olmak üzere Seleme, Habibe Bint’i Abdurrahman, Hafsa Bint’i Abdurrahman, Nefise Bin’ti Hasen gibi meşhur kadın hadisçiler vardır.

Hadis rivayet eden kadınların sayısı 1500’ün üzerindedir.

Kuran-ı Kerimin tefsiri ile uğraşan , Fıkıh ilminde küçümsenmeyecek ilmi çalışmalar yapan, Hat sanatında pek çok erkek hattatı geride bırakan , Tasavvuf dalında mümtaz bir yer tutan, şiirde, vaaz ve İrşat da, kıraat dalında binlerce bayan İlim adamı vardır.

İslamiyet’ti İlim öğrenme konusunda kadın erkek ayrımı yapılmadığı halde soruda bahsedildiği şekliyle ülkemizde nedense bazı aileler kızlarımızın ve kadınlarımızın bilgili- kültürlü yetişmesini istememekte ve bunun vebalini yüce dinimize yüklemeye çalışmaktadır.

Bu tür fikirler çağları kuşatan yüce dinimizin İlim anlayışına uygun değildir.

Temennimiz odur ki; Allah’ın “OKU” emrine, Peygamberimizin “FARZ”hükmüne muhatap olan kadılarımız bilgili, kültürlü, eğitimli bir şekilde İSLAMİ ÖLÇÜLER içinde layık oldukları yeri alsın.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 20 ) NÜFUS PLANLAMASI

Evlenmek ve iki çiftin mutlu bir yuva sahibi olması Peygamberimizin Sünnetidir.

İbn-i Mace’de belirtilen Hadis-i Şeriflerinde Peygamberimiz:

“Nikah benim sünnetimdir” buyurmuştur.

Evlenmenin hikmetleri çok ve çeşitlidir.

Bunlardan bir tanesi de çocuk sahibi olmak ve insanların çoğalmalarını sağlamaktır.

Buhari ve Müslim’de bulunan bir Hadis-i Şeriflerinde de

Peygamberimiz:

“Evleniniz. Çünkü ben sizin çoğalmanızla iftihar ediyorum” buyurmuştur.

Bugün nüfus planlaması ve doğum kontrolü sadece ülkemizde değil bütün dünyada üzerinde en çok tartışılan konulardan biridir.

Nüfus planlaması insanların istedikleri sayı ve zamanda çocuk sahibi olmaları şeklinde tarif edilmiştir.

Ülkemizde yeni gibi görünen nüfus planlamasının aslı çok eskilere dayanmaktadır.

İngiliz İktisatçı Malthus’tan ilham alınarak her yıl belirli bir sayıda artan dünya nüfusuna gıda kaynaklarının yetmeyeceği fikrinden hareket edilmektedir.

Bu sebeple çocuk düşürmeye müsaade edilmesi, evlenmelerin kısıtlanması ve doğumlara mani olunması istenmektedir.

Aslında zihin ve beden gücünü iyi kullanan milletlerde artan nüfusla birlikte gıda kaynakları da buna paralel olarak çoğalmaktadır.

Malthus’un hesaplarına göre insan nesli çoğalsa idi bugün dünyada ayak basacak yer kalmazdı.

Geçim kaynakları artan nüfusa göre çoğalmaktadır.

Bataklıklar kurutulmakta, çöller yeşertilmekte, denizlerden tatlı sular elde edilmek suretiyle çorak yerler sulanmaktadır.

Evlatların çoğalmasını önlemek için ortaya atılan nüfus planlaması aslında dünyaya hakim olmak isteyen milletlerin, iktisadi yönden geri kalmış bölgelerin kalkınmalarını önlemek için ortaya koydukları siyasi bir oyundur.

Bu insanları beslemek gibi zor bir sıkıntıdan kurtulmak değişen ve gelişen dünyada bunların söz sahibi olmalarını önlemektir.

Evladın çoğalmasını önlemek için de çeşitli tedbirler önerilmektedir.

Erkeklerde: Azl, prezervatif, kromozomların üremesine mani olmak, meni kanallarını bağlamak;

Kadınlarda: Hazneye merhem koymak, fitil kullanmak, temastan sonra yıkanma, gün kollama, düşük için çeşitli yöntemler, kürtaj, ağızdan alınan haplar, rahime yerleştirilen spiral… gibi tedbirler alınması istenmektedir.

Bu metodların hiç birisi yüzde yüz zararsız ve emin değildir.

Sorunuzda bahsettiğiniz gibi erkeğin haberi olmadan kadınlar tarafından akla gelmedik usullerle düşük teşebbüslerine girişilmektedir.

Sabun, ebegümeci, çiriş, tavuk tüyü, kinin, opyol östrojen hormon zerkleri… gibi çok tehlikeli teşebbüslere girişilmektedir.

Normal doğumlar bile tehlike arzederken evladın çoğalmasını önlemek için düşük yapma teşebbüsleri anne hayatını her an tehlikeye sokabilir ve düşük teşebbüsleri ölümle sonuçlanabilir.

Bu sebeple kocasının izni olmadan bir kadının çocuk düşürme teşebbüsü doğru değildir.

Cahiliyye devri müşriklerinin fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürmeleri gibi düşünülerek: “Çok çocuk sahibi olursam bu çocuklara bakamam” korkusuyla evladın çoğalmasını önlemeye çalışmak uygun değildir.

Ancak; Haşiye-i Abidin; 2. cilt, sayfa 322’de belirtildiği gibi İslam’ın emrettiği şekilde çocuğunu yetiştirmeyeceği korkusundan dolayı evladın doğumu önlenirse dinen caiz görülmüştür.

Çocuğun ana rahminde can almasından evvel kocasından izinsiz de olsa bir kadın İslam’ın emrettiği şekilde çocuğun yetiştirilemeyeceğini gözönüne alarak böyle bir teşebbüse girişse gaye çocuğunu İslami bir şekilde yetiştirme korkusu olduğu için İslam’da bu durum caiz görülmektedir.

Bazı fıkıh kitaplarına göre de; Bir kadın Müslüman bir doktorun muayenesi neticesinde doğum yaptığı anda hayatının tehlikeli olacağını öğrenir, çocuk canlı bile olsa onu düşürse ortada annenin hayatı söz konusu olduğu için bu da caiz görülmüştür.

Bu konularda İslam fıkıhcılarının ittifak ettikleri husus, gayenin fakir düşme korkusu olmamasıdır.

İbn-i Abidin’in 2. cildinin 380. sayfasında bazı Hanefi mezhebi alimlerinin kan pıhtısı halinde olan bir çocuğun düşürülmesinin caiz olmadığı belirtilmektedir.

Fetevay-ı Hindiyye’nin 5. cildinin 356. sayfasında ise: Bir kısım Hanefi ve Şafii bilginlerinin rahimdeki meninin mahzurlu olmayacağı görüşünde oldukları belirtilmektedir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 21 ) KURAN-I KERİM’İN ÖZELLİKLERİ…

Kuran-ı Kerim; Allah sözüdür. Kâinat ise Allah’ın eseridir.

Kuran-ı Kerim yüce Peygamberin yaşayan en büyük mucizesidir.

Allah’ın sözü ile eseri arasında ihtilaf düşünülemez.

Atomun yapısından kâinatın işleyişine kadar bütün varlık âlemi hakkında Kuran-ı Kerimde işaretler vardır.

Kuran-ı Kerim; Üslubu, söyleyişi, özlü ifadeleri ile bütün çağların ve zamanların kitabıdır.

Aynı anda hem âlime, hem cahile, hem amire, hem da memura hitap eder.

Kuran-ı Kerim; kendisine inanmayanlara meydan okumaya devam ediyor.

Bir tek harf ve kelime ondan çıkarılamaz.

Çünkü yerine konacak harf ve kelime bulunamaz.

Kâinatın sırlarını anlamak için Kuran-ı Kerim: düşünmeyi ve aklı çalıştırmayı ister.

Kuran-ı Kerimin hedefi; İnsanı imana, ibadete, ahlak güzelliğine, doğruluğa, adalet ve meşru kazanca çağırmak olduğu gibi onda bütün tabiat kanunlarının sırlan da gizlidir.

İlmi yönden son yıllarda keşfedilen bütün konularda işaretler vardır.

Kuran-ı Kerim;

Kâinatın yaratılışını Enbiya süresinin 3O’uncu ayetinde…

Dünyanın dönüşünü Yasin süresinin 40’ıncı ayetinde…

Dünyanın yuvarlak olduğunu Rahman süresinin 33’üncü ayetinde…

Çekim kanununu Râd süresinin 2’inci ayetinde…

Kainatın genişlediğini Zariyât süresinin 47’inci ayetinde…

Yukarıya doğru çıktıkça oksijenin azaldığını En’am süresinin 125’inci ayetinde…

Atmosferin fonksiyonunu Enbiya süresinin 32’inci ayetinde…

Rüzgarın aşılayıcı olduğunu Hicr süresinin 32’inci ayetinde…

Atomun varlığını Yunus süresinin 61’inci ayetinde…

Her şeyin çift yaratıldığını Zariyât süresinin 49’uncu ayetinde haber veriyor.

Yine Kuran-ı Kerimde; uzayın fethinden, kutuplardan, elektrikten, kömürden, radyo, telgraf, telefondan, nakil vasıtalarından bahseden ayetler vardır.

Müspet ilimler ilerledikçe insanların yapacağı icat ve keşiflere yön verecek olan Kuran-ı Kerim’dir.

Hoşça kalınız.

********************************************************************************************************************************

***( 22 )YEHOVA ŞAHİTLERİ…

Amerika Birleşik Devletlerinde bir papaz olan Charles Şorl Russel tarafından 1872 tarihinde kurulan Yehova Şahitleri isimli mezhep önceleri Russel tarikatı olarak kurulmuşken 26.07.1931 tarihinden sonra Yehova Şahitleri olarak anılmaya başlanmıştır.

Yehova Şahitleri sorunuzda belirttiğiniz şekliyle dünyanın her yerinde kitap ve broşürler dağıtarak, gençleri güzel ve genç kızlarla kandırarak propaganda yapmaya çalışmaktadırlar.

Yehova Şahitleri; Tevrat’ın Yehova adını verdikleri Tanrı’nın Kelamı olduğuna, kendilerinin Kabil’den Hz. İsa’ya kadar süren zaman içindeki şahitlerin son temsilcileri olduğuna inanırlar.

Bu örgüt 1884 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınmıştır.

Örgütün adı bazen “Hıristiyan Yehova Şahitleri” bazen de “Hıristiyan Şahitleri” olarak anılmaktadır.

Yehova’cıların kutsal kitabı, Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’dir.

Yehovacılar ; 1950 yılındaki yeni çevirmede kitabın içerisine 200’ den fazla Yehova adını katmışlardır.

Yehovacılar : 1914, 1925 ve 1975 yıllarında yeryüzünde Hz. İsa’nın krallığının başlayacağını ve tüm dünya devletleri ve hükümetlerin sona ereceğini bu tarihlerden çok önceleri iddia etmişlerse de hiçbir iddiaları gerçekleşmemiştir.

Bu akım aslında bir Hıristiyan mezhebi iken kendilerini gizlemekte ve Müslümanları kandırabilmek için davranışlarını İslami esaslara uygun şekilde planlamaya çalışmaktadırlar.

Yehova Şahitleri herhangi bir millete, Vatana, Bayrağa bağlı değillerdir.

Devlet yerine,”Yeni Dünya Derneği”ni benimserler.

Yehova Şahitlerinin baş büroları New York’tadır.

Diğer memleketlerde şube, bölüm, büro, basın ve dağıtım evleri vardır. Sayıları bir milyonun üzerindedir.

Bu örgütle mücadele etmek her Müslüman Türk’ün görevi olmalıdır.

Hoşça kalınız.

************************************************************************************************************************************

***( 23 ) DİN FONKSİYONUNUN TOPLUMA ETKİLERİ…

    2010’lu yılları yaşıyoruz.
Son günlerde adeta din’le ilgili konularla yatıp kalkıyoruz.
Hemen-hemen bütün konularda din ön plana çıkıyor.

   Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda bile din konusu resepsiyona damgasını vurmuş durumda…
Üniversite öğrencilerine kıyafet özgürlüğünde dini inançlar ortaya çıkıyor.
Lise ve dengi okullarda dersler düzenlenirken din derslerinden söz ediliyor.
Alevilikten söz edilirken din ortaya konuyor.
Her yıl din’ler arası diyalog toplantıları yapılıyor…

    Siyasiler arasında çözülemeyen başörtüsü sorununun çözümü için Diyanet İşleri Başkanlığının görüşüne başvuruluyor…
Dini bayramlar, ramazanlar, oruçlar, cumalar, ayinler, verilen dini beyanatlar yeri ve zamanı geldikçe ülkelerin gündemine oturuyor…

    Acaba din nedir?
Dine inanmanın sebepleri nelerdir?
Acaba din doğuştan mıdır?
Sonradan mı insanların zihnine yer etmiştir?
Dinlerde ortak özellikler nelerdir?
Hak dinler, batıl dinler günümüzde nasıl algılanmalıdır?
Hıristiyanlıkla, Musevilikle, Müslümanlığın 2010’lu yıllardaki konumu nasıldır?

    Din;Allah’ın görevlendirdiği Peygamberler tarafından akıl sahibi insanlara tebliğ edilen, onlara rahat, huzur, saadet yollarını gösteren, onları dünya ve ahrette mutluluğa ulaştıran bir inanç sistemidir.

     Bazı fikir ve düşünceler insanlarla birlikte doğmuşlardır.
Din fikri de insanlarla birlikte doğmuş, insanlık var olduğu sürece onunla birlikte yaşayacaktır.
Allah yarattığı varlıklar içerisinde insanları kötülüklerden uzaklaştırma, iyiye güzele, doğruya yöneltmek için gönderdiği emirleri peygamberleri aracılığı ile göndermiştir.
İlk insan ve ilk Peygamber Hz. Adem’den, son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’e kadar 124 bin (bir rivayete göre, 224 bin) Peygamber gönderilmiştir. Peygamberler insanlık tarihi boyunca, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara bildirmiş, son Peygamber Hz. Muhammed’in gelişiyle birlikte Peygamberlik halkası tamamlanmış ve ilahi emirler onun bildirimi ile son bulmuştur.

    Peygamber; Cenabı Allah’ın, Cebrail (A.S) vasıtasıyla insanlara tebliğ etmek üzere vahiylerini bildirdiği seçkin kimsedir.

    Peygamberler; İnsanların dünya ve ahrette saadete ulaşmaları için lüzumlu prensipleri, Cenabı Allah’tan, Cebrail vasıtasıyla alan ve bu İlahi hükümleri ümmetlerine tebliğ eden İlahi elçilerdir.

    Peygamberlerde bulunan ortak özellikler; günahtan, isyandan, masum olmaları yani günah işlememeleri…
Emanete riayet etmeleri…
Doğru sözlü olmaları…
Akıllı, uyanık, zeki olmaları…
Ve… Allah’tan aldıkları emirleri ümmetlerine ulaştırmalarıdır.

    Bugün bütün insanlık en son gönderilen gaye-insan, ufuk-Peygamber Hz. Muhammed’in getirdiği dine uymakla yükümlüdür.

    Allah’ın, peygamberleri aracılığı ile gönderdiği din öyle ilahi bir kanundur ki; insanlara yaradılışlarının gayesini ve onlara mutluluk yollarını öğretir. İnsanların kendilerini yaratan yüce Allah’a karşı nasıl teşekkür edeceklerini, hangi ahlak kurallarına uymalarının gerektiğini hatırlatır.

    İnsanları en fazla etkileyen duygu din duygusudur.
Bu duygu sonradan öğretilmiş bir inanç şekli olmayıp doğuştan bir özelliktir.
Bu özellik Hz. Adem’le birlikte doğmuş ve sonsuza kadar devam edecektir.
Dünyada kurulan devletlerin ortaya koyduğu anayasa benzeri fikirler o devletlerle birlikte yok olmuşken, unutulmayan sadece din fikri, dini kurallar, dini gelenek ve görenekler, örf ve adetlerdir.
Din, tarihin her döneminde cemiyetlerin temel kavramları şeklinde etkin bir güç olarak kendini göstermiştir.
İnsanlar yapı ve yaradılış itibariyle dindar olmak ve dinin varlığını kabul etmek durumundadır.
Dinin varlığını kabul eden, Allah’ın emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan, iyiliklere yönelen, kötülüklerden uzaklaşan insanlar mutlu olagelmişlerdir.

    Din inancı; Adem Peygamber’den bu yana asırlar boyunca her türlü aleyhte propagandalara, her türlü baskı, zulüm ve işkencelere rağmen varlığını sürdüre gelmiştir.
Bu inanç;Terbiye ile, verasetle, mizaçla da izah edilemez.
Eğer bunlarla izah edilecek olsaydı bir önceki insanlara bu inanç nereden gelecekti?
Dini inancın başlangıcı ilk insan Hz. Adem’e dayanmaktadır.
Sonucu da insanlığın sonuna kadar devam edecektir.
Din inancı Allah’la insanlar arasındaki ilişkileri düzenler, insanların Allah’a karşı görevlerinin ne olduğunu öğretir.
Allah’ın yarattıklarına karşı nasıl hareket edilmesinin gerektiğini gösterir. İnsanların birbirleri ile olan İlişkilerini düzene koyar.
İlmi veriler, tarihi araştırmalar dinin insanlarla birlikte doğduğunu göstermektedir.
Allah’ın yarattığı İlk insan Hz. Adem aynı zamanda bir Peygamber olarak görevlendirilmiş ve Allah’tan aldığı emirleri insanlara duyurmuştur.

    İnsanlık âlemi; Adem Peygamber’le birlikte başlamış ve insanlığın var oluşundan bu yana varlığı da devam ede gelmiştir.
İnsanlar dine sahip çıkmakla huzur buldukları için, nerede bir insan topluluğu varsa orada dini davranışlar da görülmüştür.
Din insanların özünde var olan ruhi bir duygudur ve doğuştan vardır.
Doğuştan var olan bu duygu dış etkenler nedeniyle zaman-zaman zayıflamıştır. Ancak hiçbir zaman sönmemiştir.
Çünkü insanın özünde kendisinden daha kudretli bir varlığa bağlanma ve onun yardımını sağlamaya çalışma arzusu vardır.
İnsanlar tarihin hiçbir döneminde bu arzularından vazgeçmemişlerdir.
İnsan diğer canlılardan ayrı ve üstün bir yapıda yaratılmıştır.
Bu üstünlük; Biri geçmişe diğeri geleceğe ait 2 ayrı özelliğin insanda bulunmasından kaynaklanmaktadır.
İnsanın ne olduğu, nereden gelip nereye gideceği, yaradılışının amacının ne olduğu, yaratanın kim olduğu gibi soruların cevabının bulunabilmesi için geçmişle gelecek, bugünle ve birbirleriyle kaynaştırılmalıdır.
İnsan sadece geçmiş için ve bugün için değildir.
İnsan bugünü yaşarken geçmişten gelen hatıralarını da dikkate almalıdır. Geleceğe ait projeler de oluşturmalıdır.
Ticaretle, ziraatla, sanatla uğraşan bir kimse nasıl geleceğe ait tasarılar peşindeyse, dini konularda da geçmişten alınan bilgilerle yetinilmemeli, bugün yaşanmalı ve geleceğe ait olumlu çalışmalar yapılmalıdır.
Dünya hayatı için nasıl geleceğe yönelik planlamalar yapılıyorsa, dini konular için de benzer şekilde planlamalar yapılmalıdır.

    İnsan geçmişte mutlu bir yaşam içindeyse o mutluluk geride kalmıştır.
Bugün de geçmiş olacaktır.
Yaşanılan geçmişle yaşanmakta olan bugün ne kadar iyi ve güzelliklerle dolu olursa olsun insanın ruh cephesi bu güzelliklerle yetinmeyerek aynı güzellikleri gelecekte de yaşamak ister.
Bu istek insanoğlunda doğuştan vardır.
İnsan geçmişi ve bugünüyle yok olmaya mahkûm olmayıp, edebileşmelidir.
İnsanın yok olmasını önleyecek ve ebedileşmesini sağlayacak tek bir kaynak vardır.
O da din’dir.

    Bazı bilim adamları dinin insan aklının ortaya koyduğu fikirler manzumesi olduğu söyleseler de dinin kaynağı İlahi’dir.
Din duygusu insanın yaradılışında var olan bazı özelliklerden kaynaklanmaktadır.
Din duygusu doğuştandır.
Bu duygu insanları Allah’a bağlayıp ona kul olmaya sevk etmiştir.
Kâinatı ve kâinatta bulunan bütün canlı-cansız varlıkları yaratan Allah’ın varlığı kabul edildikten sonra onun insanları başıboş bırakmadığı, din gerçeğini tanımaları için onlara akıl ve irade verdiği de bilinmelidir.

    Taylor, Spencer, Durkhaim, Marks, Maks Müller, Schmith, Jan Jak Russo, A. Conte gibi bazı düşünürler dinin kaynağı konusunda değişik fikirler ortaya koymuşlardır.

    Taylor; dinin ruhani varlıklara inanmak olduğunu söyler.
Spencer; dinî tabiatüstü ve esrarlı kuvvetlere inanmak olarak tarif eder.
Durkheim’e göre din; Fertlerin meydana getirdiği içtimai bir kurumdur.
Marks’a göre; Dinin kaynağı insanda bulunan tabii ve içtimai yetersizliklerdir. Ona göre din; hâkim sınıfların bir baskı ve uyuşturma aracıdır.
Maks Müler; İlk dinin tabiat olayları karşısında acizlik ve hayranlık duyan insanın davranışları olduğu görüşündedir.
 İslam bilginlerine göre din; Allah tarafından gönderilen ve peygamberler vasıtasıyla akıl sahibi insanlara tebliğ edilen, kendisine inanan insanları hem bu dünyada, hem de öbür âlemde mutluluğa götüren bir müessesedir.

    Allah tarafından gönderilen dinlere hak dinler denir.
İnsan aklının ürünü olan dinlere de batıl dinler denir.
Hak dinler kaynağı İlahi olan dinlerdir.
İlahi olmayan dinler de batıl dinlerdir.

    Hak dinlerin özü; Tek Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmektir.
İnsanları Allah’a kulluk etmeye davet edenler Peygamberlerdir.
Peygamberlerin getirdiği bütün dinler, hak dinlerdir.
 İlk hak din: Adem Peygambere gönderilen dindir.
Adem Peygamber’den son peygamber Hz. Muhammed (A.S)’e kadar bütün peygamberler insanları hak dine davet etmişlerdir.
Peygamberler aracılığı ile Allah tarafından gönderilen hak dinleri benimseyen bazı insanlar zamanla Peygamberlerin gösterdiği yoldan uzaklaşmışlar, onların sözlerini dinlememişler, onların getirdikleri hak dini bırakıp yanlış inançlara sapmışlardır.
Yanlış inançlar; İnsanlar hak dinlerden uzaklaştıkça ortaya çıkmaya başlamış, çeşitli nedenlerle bazı kişiler tarafından zaman-zaman hak dinlerin içine dinde olmayan inançlar da sokulmuştur.
Bir kısım insanlar üstün gördükleri bazı varlıklara tanrı diye tapmışlar, kendi kendilerine ortaya çıkardıkları batıl görüşlere “din”” diye bağlanmışlardır.
Bazı insanlar ağaçtan, taştan yaptıkları putlara tapmışlar, bazıları aya, güneşe, yıldızlara, atalarının ruhuna, ateşe tapmışlar, bir kısım insanlarda Allah’ın maddi varlıkların içerisine girdiğine inanarak ona tapmışlar, bir kısmı da hayvanları kutsallaştırarak, hayvanlara tapmışlardır.
Bütün bu nedenlerle hem bazı hak dinlerin aslı bozulmuş, hem de Animizm (Ruhçuluk), Fetişizm (Ateşe tapınmak), Taoizm, Brahmanizm, Budizm, Zerdüştlük gibi batıl dinler ortaya çıkmıştır.
Hak dinler Allah tarafından gönderilmişken, batıl dinler insanlar tarafından uydurulup ortaya konmuştur.
İslamiyet’te olduğu gibi gerçek hak din aslı bozulmadan günümüze kadar gelmiş, Hıristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi bazı hak dinler de aslı bozulmuş durumda bugün varlıklarını sürdürmektedir.
Brahmanizm, Budizm ve Zerdüşt dininde olduğu gibi bazı batıl dinler insanlar tarafından ortaya konmuş, bugün yok olmaya yüz tutmuşlardır.

    Brahmanizm; Hindistan’da Milad’dan asırlarca önce ortaya çıkmış, Allah’ın varlığına inandıkları gibi başka tanrıları (ilahları) da kabul eden ancak bütün Peygamberleri inkâr eden bir din şeklidir.
Brahmanizm eski Peygamberlerin bildirdiği hak dinin değiştirilmiş ve bozulmuş halidir.
Aç kalmakla ve kendilerine işkence etmekle nefislerini terbiye edeceklerine inanırlar.

    Budizm: Hindistan’da M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış olan Buda’nın kurduğu, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın olan batıl bir din şeklidir.
Brahmanizm’in değiştirilmiş şekli görünümündedir.
Nefsi terbiye etmek en belli başlı ahlaki kurallardandır.

    Zerdüşt dini: Ateşe tapma esasına dayanır.
Mecusiliğin (Ateşe tapma) kurucusu olan Zerdüşt, Milad’dan 600 sene önce, Hindistan’da doğmuştur.
İki tanrının varlığını iddia etmiştir. İyilik tanrısı Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen’in dünyayı idare ettiği inancını yaymaya çalışmıştır.
Zerdüşt dini; İran’ın eskiden kabul ettiği bir din şeklidir.
İslamiyet’in İran’da yayılmasından sonra bu batıl dine inananların sayısı tamamen yok olmuş sayılmaktadır.

    Allah insanları yarattıktan sonra onlara, kendisine karşı kulluk görevlerinin ne olduğunu tebliğ edecek ve insanların diğer canlı-cansız varlıklara karşı görevlerinin neler olduğunu duyuracak, onlara doğru yolu gösterecek Peygamberler göndermiştir.

    Hak dinler; Peygamberler tarafından insanlara bildirilen dinlerdir.
İnsanlar gayesiz yaratılmamış, hak dinlere inanmak suretiyle dünyada bazı idealleri gerçekleştirmek, iyi ve kötüyü seçerek Allah’ın emirlerine uymak için yaratılmışlardır.
Bu emirler insanlara Peygamberler tarafından öğretilmiştir.
Allah’ın peygamberler aracılığı ile gönderdiği hak dinlerin bazı özellikleri vardır:
Hak dinler Allah israfından gönderilmiş, tek Allah’a inanmayı, O’na kulluk etmeyi öngörmüştür.

    Hak dinler; Peygamberlerin aracılığı ile insanlara duyurulmuştur.
Hak dinlerde Ahret hayatına inanmak vardır.
Hak dinlerde gözle görülmeyen ve ruhsal varlıklar olarak bilinen meleklere inanmak esastır.

    Hak dinlerde; Her şeyin Allah tarafından yaratıldığı ve yaratılanların durumunun ezelde takdir edildiği,Allah’ın bilgisi dışında hiçbir olayın meydana gelemeyeceği, Kader inancı vardır.
Bu ortak özellikler bütün hak dinlerde müşterek özelliklerdir.
Hak din olarak gönderilen Hıristiyanlıkta, Yahudilikte bu ortak özellikler büyük ölçüde yok olmuş ve günümüzde bu ortak özellikleri bünyesinde toplayan tek din İslamiyet kalmıştır.
İslamiyet’in dışında hak din olarak gönderilen dinlerin hiçbiri Allah’ın gönderdiği ilk şekliyle olan aslını koruyamamıştır.
İnanç esaslarıyla ilgili olarak gönderilen kitapları pek çok değişikliğe uğramıştır.
Bu tür dinlere; aslı bozulmuş dinler denir.
Aslı bozulmuş olan dinlerden Yahudilik, Musa Peygamber aracılığı ile gönderilmiştir.
Yahudilere gönderilen Tevrat ilk gönderildiği şekliyle korunamamış, çeşitli değişikliklere uğramış, asırlar sonra Azra isimli bir kâhinin ortaya koyduğu kitap, Tevrat olarak kabul edilmiştir.
Zamanla değişik Tevrat kitapları ortaya konmuş ve böylece Allah tarafından Musa Peygamber’e bildirilen iman esaslarıyla, ibadet şekilleri tamamen değiştirilmiştir.
Şu anda mevcut Tevratların hiçbiri Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat değildir. Bunun için Yahudilik hak din olma özelliğini yitirmiştir.
Yahudilik inancına göre; Haftanın bir gününü ibadete ayıran Yahudiler cumartesi gününü ibadetle geçirirler ve ancak cumartesi dışında çalışabilirler.
Allah, Peygamber, mezhep, Ahret inancı da değişikliğe uğramıştır.
Yahova sadece kendilerinin tanrısıdır.
Sadece İsrail oğullarına gönderilenler gerçek Peygamberdir.
Peygamberlik dünyanın sonuna kadar devam edecektir.
Mesih adında bir kurtarıcı Peygamber gelecek ve onun gelişinden sonra Yahudiler dünyaya hakim olacaktır.

    Yahudilikte;Çok ve çeşitli mezheplere inanılmaktadır.
Bazı mezhepler melekleri ve Ahret inancını kabul ederken, bir kısım mezhepler hem melekleri hem de ahreti inkar etmektedirler.
Yahudilik sadece Yahudi ırkından olan insanlara aittir ve en üstün ırk Yahudi ırkıdır.
İşte aslı bozulmuş bir din olan Yahudiliğin özellikleri bunlardır.

    Aslı bozulmuş olan dinlerden biri de Hıristiyanlıktır.
Hıristiyanlık; İsa Peygamber tarafından insanlara duyurulmuştur.
Hz. İsa’ya, Allah tarafından gönderilen İncil zamanla değiştirilmiş ve insanlar tarafından değişik İnciller yazılmıştır.
M.5. 325 yılında İmparator Konstantin, İznik şehrinde 1 0OO’in üzerinde üyenin katılmasıyla bir toplantı yapmış, toplantı sonunda yüzlerce İncil’den 4 tanesi gerçek İncil olarak kabul edilmiştir.
Kabul edilen İncil’lerin hepsi İsa Peygamberden çok-çok sonraları yazılmıştır. Mevcut İncillerden hiçbiri diğerini tutmamaktadır.
Bazı konular birinde varken diğerinde yoktur.
Hıristiyanlık da hak din olma özelliğini kaybetmiştir:
Şöyle ki; 
Allah inancında baba, oğul, Ruhül Kudüs adıyla 3′leme vardır.
Bu 3 varlıktan bir Allah’ın varlığı kabul edilmiştir.
Bir, üç olamayacağı gibi 3 de bir olmasa gerekir.
Hıristiyanların ibadetlerinde mutlaka rahibin bulunması ve ibadetlerin kilisede yapılması zorunludur.
Çocuklar günahkar olarak doğdukları için onları günahlardan kurtarmak gerekmektedir.
Bunun için “vaftiz” esası getirilmiştir.
Vaftiz olan bir kimsenin günahlardan arınacağına inanılır.
Günah çıkarmak suretiyle günahlardan arınılabilir.
Bu da ancak Rahipler tarafından yapılabilir.
Rahiplerin, günahları bağışlama özelliği olduğuna inanılır.
Papanın değişik görevleri vardır: Bunlardan biri de “aforoz etme”, yani bir kimseyi Hıristiyanlıktan çıkarma yetkisidir.
Mezhepçilik Hıristiyanlıkta da vardır.
Bir mezhebin ortaya koyduğu görüş, diğer mezheplerce kabul edilmez.
İşte batıl dinlerden biri olan Hıristiyanlık…

    Hak dinlerden aslı bozulmadan günümüze kadar gelen tek din İslamiyet’tir.
İslam’a göre; Allah tekdir, birdir. Eşi ve benzeri yoktur. Her yerde hazır ve nazırdır. Her şeye gücü yeter.
Allah yaratandır. Göklerde ve yerde ne varsa Allah tarafından yaratılmıştır. Göller, denizler, nehirler, dağlar, insanlar ve hayvanlar kendiliğinden meydana gelmemiştir.
Nasıl ki bir binanın mimarı, resmin, yolların, kullanılan her türlü eşyanın bir yapıcısı varsa; Güneş, ay, yıldızlar, nehirler ve göllerin de bir yapıcısı vardır.
İslam’da Allah’ın var oluşu, sıfatlarıyla anlaşılır.
Allah’tan başka hiçbir varlıkta bulunmayan sıfatlara “Zatî sıfatlar” denmiştir. Bunlar altı tanedir.
1) Vücut: Var olmak demektir. Allah vardır ve varlığı kendisindedir.
2) Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamasıdır. Varlığı sonradan yaratılmamıştır, ezelidir.
 3) Beka: Varlığının sonu olmamasıdır. Varlığı ebedidir ve daima var olacaktır.
4) Vahdaniyet: Allah’ın tek olması demektir. Allah birdir, dengi, benzeri ve ortağı yoktur.
5) Muhalefettün lil Havadis: Yaratılmışlardan hiçbirine benzememesi demektir. Allah, yarattıklarının hiçbirine benzemez.
6) Kıyam bi nefsihi: Varlığı ve varlığının devamının kendinde oluşu’dur.
Bunlar Allah’tan başka hiçbir varlıkta bulunmayan özelliklerdir.
Bir de İslam’ın Allah İnancına göre Allah’tan başka varlıklarda da bulunabilecek özellikler vardır. Bunlar hem Allah’ta, hem de başka varlıklarda bulunabilecek özelliklerdir.

     Bunlar sekiz tanedir:
a) Hayat: Diri olmak demektir. Allah kendisine mahsus bir hayat sahibidir. Diğer varlıklara hayat veren de o’dur.
b) İlim: Bilmek demektir. Allah, her şeyi bilir. Bilmesi kusursuzdur, sonsuzdur.
c) Semi: İşitmek demektir. Allah hiçbir işitme cihazı olmadan her şeyi yanlışsız ve kusursuz olarak duyar,işitir.
d) Basar: Görmek demektir. Allah her şeyi olduğu gibi,kusursuz olarak görür.
e) Kudret: Güç sahibi olmak demektir. Allah güç sahibidir ve onun gücünün üstünde hiçbir kuvvet yoktur.
f) İrade: Dilemek demektir. Allah irade sahibidir ve onun dilemesinin üstünde hiç bir şey yoktur.
g) Kelam: Konuşma demektir. Allah konuşma sıfatının sahibidir.
Şu anda aslı bozulmuş olan dinlere gönderdiği Zebur, Tevrat, İncil ile aslı bozulmamış din olan Müslümanlık için gönderdiği Kuran-i Kerim, Allah’ın kelam sıfatının tecellisidir.
 h) Tekvin: Yaratmak demektir. Allah her şeyi yoktan var eden, yaratandır.
O’ndan başka yaratan yoktur.
İslam inanışına göre Allah, bu sıfatlarla da anlaşılır. Dünyadaki düzen, Allah’ın birliğinin delilidir.
Allah yaratılanlara benzemez. Allah gözle görülmez. İnsanın gözü her şeyi göremez. Hava, mikroplar, elektrik, akıl, ruh, vicdan gibi varlıklar nasıl görülemiyorsa Allah da gözle görülmez.
Allah’ın varlığını, yarattıklarına bakarak anlarız.
Allah, varlığını anlayabilmemiz için insanlara akıl, irade vermiştir. Kitaplar,
Peygamberler göndermiştir.
Allah inancı insanın ruhunu yüceltir.
Allah’a inanan toplumlar barış, mutluluk, huzur içinde yaşar.
Aslı bozulmamış bir din olan İslam’da melek inancı vardır.
Melekler gözle görülmeyen, Allah’ın verdiği görevleri yapan, yeme-içme-üreme gibi özellikleri bulunmayan nurani varlıklardır.

      İslam’da kitaplara iman esası vardır.
Aslı bozulmuş dinlere gönderilen kitaplara da, son din olan Müslümanlığın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’e de inanmak İslam’ın ortaya koyduğu bir kuraldır. Kitap; Allah’ın peygamberlere indirdiği, içerisinde İman esaslarına dair hükümler, mükelleflerin söz ve işlerine dair bilgiler, ruh ve maneviyatın düzetilip nefsin ve ahlakın terbiyesine ait hükümler bulunan sözleri içine alır.

     İslam’da peygamber inancı daha akılcıdır.
Diğer dinler İslam’ın Peygamberini kabul etmezken, İslam; Diğer Peygamberi de kabul eder.
Kur’anda, 25 peygamberin adı geçmektedir.

    Peygamber; Allah’ın, Cebrail (a.s) vasıtasıyla insanlara tebliğ etmek üzere vahiylerini bildirdiği seçkin kimsedir.
Peygamberler; insanların dünya ve ahrette saadete ulaşmaları için lüzumlu prensipleri, Allah’tan Cebrail (a.s) vasıtasıyla alan ve bu ilahi hükümleri ümmetlerine tebliğ eden ilahi elçilerdir.
İlahi dinlerden aslı bozulmuş olan Yahudilik, Hıristiyanlıktaki ahret inancı ile aslı bozulmamış bir din olan İslam’daki ahret İnancı birbirlerinden ayrı özellikler arz eder.
Ahret, İslam’a göre; ölümden ve kıyametten sonraki ebedi hayat demektir. Ahret hayatı 2 şekilde başlar:
Ölüm; ahret hayatının başlangıcıdır. Çünkü kabir hayatı ahret hayatının da başlangıcıdır.
Yine kıyametin kopması ile bütün canlılar için ahret hayatı başlayacaktır.
İslam’da bir de kader inancı vardır. Buna kaza – kader inancı da denir.
Kader; Allah’ın ezelden ebede kadar olacak olayların zaman, mekan, şart, sebeb ve sonuçlarını ilm-i ezelisi (Başlangıcı olmayan ilim sıfatı) ile bilip, takdir etmesidir.
Kadere inanmak da İslam’ın iman esaslarındandır.
 Kader; Allahın “İlim” sıfatının, kaza “Tekvin” sıfatının gereğidir.
Kader olayların ezelde takdiri; kaza ise takdir edilenlerin zamanı gelince meydana gelmesidir.
Hak dinler içerisinde aslını koruyabilen tek din Müslümanlıktır.
Müslümanlığa aynı zamanda İslamiyet de denilmektedir.
İslamiyet hak dinlerin sonuncusudur.
İslam Peygamberi Hz. Muhammed de en son peygamberdir.
Hz. Muhammed’le birlikte Peygamberlik halkası tamamlanmıştır.
Bazı hak dinler belirli zamanlar içinde belirli topluluklara gönderilmişken, İslam dini bütün insanlık için gönderilmiş bulunan en son dindir.
Allah inancı konusunda en akılcı fikirleri İslam dini ortaya koymuştur.
Peygamber inancı konusunda en akılcı görüşler, İslam dinindedir. Bütün peygamberlerin Allah tarafından gönderildiği kabul edilmiştir .
Mukaddes kitapların hepsine İnanılmasının gerektiği konusunda kesin emirler vardır.
İnanç, ibadet ve ahlak esasları konusunda Allah’ın gönderdiği emirler aynen ilk bildirildiği şekliyle aslını koruyarak günümüze kadar gelmiştir.
İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim 14 asırdır en ufak bir değişikliğe uğramadan, tek bir harfi bile değişmeden günümüze ulaşmıştır.
Tüm insanlığa hitap eden Kur’an-ı Kerim, bölge ve zaman farkı, ırk farkı gözetmeden maddi manevi yönde insanlara yol gösterir.
Kur’an-ı Kerim insanlara inanç aşılar ve insanların şahsiyetini geliştirir. İnsanların davranışlarının nasıl olması gerektiğini anlatır.
İnsanın aklına hitap ederek, sosyal ve kültürel hayattan, ticaret hukukundan, miras ve evlilikten, ceza hukukundan, devletler hukukundan bahseder.
Tarihten örnekler vardır. Benzetmeler yapılır.
Kur’an-ı Kerim’de herkes için ve her yer için verilmiş direktifler vardır.
Kur’an-ı Kerim’in Allah sözü olmadığını iddia edenlere karşı Kur’an’da, benzer bir sure ve ayet getirilebilmesi için adeta meydan okunmuş, hiç kimse Kur’an’ın benzerini, sure ve ayetini ortaya koyamamışlardır.
Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından Peygamber aracılığı ile gönderildiği zaman deriler, tahtalar, kemikler üzerine yazılmış, alimler tarafından ezberlenmiş, kitap halinde toplanmamıştı.
Kur’an-ı Kerim 3. Halife Hz. Osman zamanında toplanmış, bir tek harfi değişmeden günümüze kadar gelmiştir.
Kur’an, Allah sözüdür. Kâinat ise, Allah’ın eseridir.
Atomun yapısından kâinatın işleyişine kadar bütün varlıklar, Kur’an’da bildirilen kanunlarla idare edilmektedir.
Kur’an-ı Kerimdeki ayetlerden 1000 tanesi emir,1000 tanesi nehi, 1000 tanesi vaid, 1000 tanesi vaad, 1000 tanesi haber, 1000 tanesi misaller, 500 tanesi helal ve haram, 100 tanesi dua ve teşbih, 66 tanesi nasih ve mensuh ayetlerdir.

    Kur’anın hedefi; İnsanı imana, ibadete, ahlak güzelliğine, doğruluğa, adalet ve meşru kazanca çağırmaktır.
Kur’an-ı Kerim bir edebiyat ve sanat mucizesi olduğu kadar bir ilim, fen ve teknik mucizesidir.
İlim alanındaki buluşlara asırlar önceden işaretler vardır.

    Birkaç örnek vermek gerekirse:

    a-Kur’an Enbiya Suresinin 30. ayetinde; kainatın yaradılışını haber veriyor.
b-Yasin Suresi’nin 40. ayetinde, dünyanın dönüşünü haber veriyor.
c-Rahman Suresi’nin 33. ayetinde; dünyanın yuvarlak olduğunu haber veriyor.
d-Ra’d suresinin 2. ayetinde, çekim kanununu haber veriyor.
e-Zariyat Suresi’nin 47. ayetinde; kainatın gökyüzünde genişlediğini haber veriyor.
f-Yasin Suresi’nin 38. ayetinde; Güneş sisteminin bir noktaya doğru gittiğini haber veriyor.
g- En’am Suresinin 125. ayetinde gökyüzüne çıkıldıkça oksijenin azaldığını haber veriyor.
h- Enbiya suresinin 32. ayetinde atmosfer tabakasının fonksiyonunu haber veriyor.
ı- Hicr suresinin 32. ayetinde aşılayıcı rüzgarlardan haber veriyor.
i- Yunus suresinin 61. ayetinde atomu haber veriyor.
j-Zariyat suresinin 49. ayetinde her şeyin çift yaratıldığını haber veriyor.
k- Rahman Suresinin 35. ayetinde elektriği haber veriyor.

    Kuran bunlara ilaveten ; 
Güneş sistemindeki 12 gezegeni…
Hareket enerjisini…
Güneşin sonunu…
Dağların yapısını ve fonksiyonunu…
Uzayın fethini ve aya çıkılacağını,
Kutupların basıklığını…
Kömürün meydana gelişini…
Radyo, telgraf ve telefonu…
Tren ve diğer nakil vasıtalarını…
İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını…
Teknolojik gelişmelerle ilgili olarak da ;
Gökyüzünde uçulabileceğini…
Eşyanın aynen naklini ve ışınlanmayı…
Artezyeni… Gemileri… Ateşte yanmayan amyant maddesini haber veriyor.

    Aslı bozulmamış din olan İslamiyetlin ilk gönderiliş şekliyle muhafaza edilişinin sebebi; Mukaddes kitabı olan Kur’an-ı Kerim’in hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmesidir.
Hıristiyanlıkta olduğu şekliyle hiç kimseye dinden çıkarma ve dine girdirme yetkisi verilmemiştir.
İnsan kendi inancı veya inançsızlığı sebebiyle dine girer veya dinden çıkar.
İnsan, Allah’a karşı sorumlu kabul edilmiştir.
Yaptıkları iyiliklerin mükafatını ve kötülüklerin cezasını verme yetkisi Allah’a aittir.
Diğer dinlerde olduğu gibi ibadet belli yerlerde değil, yeryüzünde temiz olan her yerde yapılır.
İslam’da mezhepler vardır.
İslam mezheplerinde asıl inanç konusunda görüş ayrılığı yoktur.
Bazı küçük ayrıntılarda görüş ayrılığı vardır.
Ancak mezhepler genel olarak birbirlerini hak mezhep olarak kabul etmişlerdir. Bu kabul ediş, özde ayrılık olmayışındandır.
İslam’da günün, haftanın, ayın her saatinde çalışmak ibadet kabul edilmiştir. Dünya ve ahret mutluluğuna erişebilmek için, yapılacak çalışmalarda belli bir kısıtlama yoktur. Günün, haftanın her saatinde çalışılabilir.
Diğer dinlerde olduğu şekliyle İslam’da ırkçılık yoktur.
Bir ırkın diğer ırka üstünlüğü yoktur.
Üstünlük Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla sınırlı olup, Allah’ın emirlerine uyan, yasaklarından kaçan kimse Allah yanında en üstün olandır.
Din toplumları ayakta tutan sosyal bir bağdır.
Din birliği insan topluluklarını millet haline getiren, onu güçlü kılan en önemli etkendir.
Din toplumların belli bir disiplin içerisinde yaşamasını sağlayan yüce bir kavramdır.
Dinler içerisinde aslı bozulmamış tek din Müslümanlıktır.

    İslam’da: Namaz, Oruç, Hac, Zekat gibi ameli hükümler; Ahret, Kaza-Kader gibi itikadi hükümler; Doğruluk,cömertlik gibi ahlaki hükümler vardır.
Yine İslam’da dünya hayatı ile ilgili olarak insanların birbirine karşı görevleri, vatandaş-devlet ilişkileri, iktisat, ekonomi, tıp alanında yapılması gereken hükümler vardır.
Kur’an-ı Kerim’de 70′e yakın ayet-i kerimede aile hayatından, eşler arasındaki İlişkilerden, akrabalar arasındaki bağlardan bahsedilir.
Yine 70′e yakın ayet-i kerimede alışveriş, ortaklık, icar, borç alıp vermek gibi mali ve hukuki işlerle ilgili hükümler vardır.
30′a yakın ayet-i kerimede insanların işlediği suçlar ve bu suçlara verilecek cezalarla ile ilgili hükümler bulunmaktadır.
Şahitlik yapmak, yemin etmek gibi mahkemeyle ilgili hükümleri içeren ayet sayısı 13′dür.
Devletle vatandaşlar arasındaki ilişkiler, iktidar ve insanlar arasındaki bağlar , toplumların ve şahısların yapması gereken kurallarla ilgili 10 ayet vardır.
İslam devletleriyle Müslüman olmayan devletler arasındaki devletler hukuku ile ilgili 25′in üzerinde ayet bulunmaktadır.
Bir ülkenin kalkınması için alınması gereken ekonomik tedbirlerle ilgili ayet sayısı 10 civarındadır.
Dünya hayatı ile ilgili ayetler sadece bunlardan ibaret de değildir.
İslam’ın kitabı olan Kur’an- ı Kerim’de daha pek çok ayet-i kerime dünya hayatından bahsetmektedir.

    İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in (SAV) de ticaret, ziraat, savaş, barış, iktisadi durumlarla ilgili daha pek çok hadis-şerifi vardır.
Allah tarafından gönderilen dinler özde insanlara saadet ve selamet yollarını öğretmek, onları dünya ve ahret mutluluğuna ulaştırmak için gönderilmiştir.
Gerçek hak dinin, aslı bozulmadan günümüze kadar gelen dinin ne olduğunu öğrenmek ve onun buyruklarına uymak insanların yapması gereken en önemli görevidir.
Din faktörü toplumun bütün değerlerinde kendini hissettirmeye devam edecektir.

    Hoşça kalınız.